Velhâsıl mikrodan makroya bütün bir kâinat, onları yoktan var eden Yüce Yaratıcı’nın sonsuz sır, hikmet, ilim, kudret ve azametini sergileyen eserler, deliller, yani kevnî âyetler durumundadır.

Bu sebeple; mâhir bir ressamın tablosuna hayran hayran bakan bir insanın, aslında bir günde yirmi dört saat boyunca gözünün önünde ilâhî kudret fırçasıyla her saniye değiştirilerek çizilen muhteşem manzaralardan, renk cümbüşlerinden hiçlik ve acziyetini idrâk etmesi, kalbinde derûnî ürperişlerin, haşyet ve hayret duygularının neşv u nemâ bulması gerekmez mi?

Fakat şu fânî âlemde âdeta ruhsuz bir ceset, kalpsiz bir beden taşıyan gâfil bir insan; Allâh’ın yüce sanatı karşısında, bir taklitçi ressam karşısında duyduğu takdir hissini duyamaz.

Rabbimiz mü’min kullarında görmek istediği tefekkürün bir misâlini âyet-i kerîmede şöyle haber veriyor:

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!»” (Âl-i İmrân, 191)

Üzerinde yaşadığımız şu koskoca Dünya, kâinat içinde ne kadar bir yer kaplıyor? Âdeta çöldeki bir kum tanesi veya deryada bir damla gibi… Bizler de o damlanın içindeki küçücük bir zerreyiz. Müteâl, yani idrâk ötesi mükemmellik sahibi olan Rabbimizʼin melekûtu, kudreti, sanat ve saltanatı ise ne kadar da muazzam! Sübhânallah!..

Bütün kâinât, Cenâb-ı Hakkʼın esmâ ve sıfatlarının ayrı ayrı tecellîleriyle doludur. Fakat kâinat kitabını okuyabilmek ve ondan lâyıkıyla istifâde edebilmek için, kalbin ilim, irfan ve takvâda seviye kazanması şarttır. Aksi hâlde insan, bakar fakat görmez, işitir fakat idrâk edemez. Rabbimiz bu hakîkati şöyle beyan buyuruyor:

“…Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler…” (el-Aʻrâf, 179)

Bir misal ile anlatacak olursak; kalbî derinlikten mahrum bir insan, kıyıdan denizi seyreden kimseye benzer. Gördüğü şey, sadece denizin sathıdır. Kalben tekâmül etmiş / mânen olgunlaşmış bir mü’min ise, denizin en derin yerlerine dalarak kıyıdakilerin göremediği acayip, garâip ve fevkalâde manzaralar seyreden bir dalgıç gibidir.

Ârif bir zât ne güzel buyurmuştur:

“Bu cihan, âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (yani ilâhî sanatı ibretle temâşâ) vesîlesi; ahmaklar için ise yemek ile şehvetten ibârettir!”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de şöyle buyuruyor:

“İdrâk sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak, mârifetullah (yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) hususunda bir dîvandır, mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar, tek bir yaprak bile değildir.”

Velhâsıl bütün kâinat, ilâhî kudret ve azamet sergisidir. Cenâb-ı Hak onun tefekküründe derinleşmeyi bir îman anahtarı kılmıştır. Yeter ki insan, kalbindeki muhabbetle baksın, ibretle baksın, tefekkürle baksın, takvâ ile baksın… Zira ancak böyle kullar; açan rengârenk çiçeklerin, öten kuşların, meyveli ağaçların hâl lisânına âşinâ olurlar. Onlardaki zarâfet, incelik ve güzelliği, gönül dünyalarına aksettirirler. Çiçekler gibi ince ruhlu, meyveli ağaçlar gibi ikram sahibi olurlar. İşte bunlar, Allâh’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de senâ ettiği bahtiyar kullardır.

Cenâb-ı Hak, Kurʼân ve kâinat kitaplarında verdiği kavlî ve kevnî mesajları gönül gözüyle okuyup ibret almayı, vicdan huzuru ve yüz aklığıyla huzûruna varmayı, cümlemize lûtf u keremiyle ihsan ve ikram

eylesin. Âmîn!..

Erken Yaşta Telefon Kullanan Gençlerde Zihinsel Sağlık Sorunları Daha Yaygın
Erken Yaşta Telefon Kullanan Gençlerde Zihinsel Sağlık Sorunları Daha Yaygın
İçeriği Görüntüle