Abone Ol

Hadi Ama!

Erdoğan demiş ki: “Türkiye bir kabusa doğru gidiyor. Anadolu’daki Türk nüfusu hızla azalıyor.

Hadi Ama!

Erdoğan demiş ki: “Türkiye bir kabusa doğru gidiyor. Anadolu’daki Türk nüfusu hızla azalıyor. Nüfusun azalması, savaştan çok daha ciddi bir tehdittir.” Bu doğru da şimdi dönüp halimize bakalım. Söz ile durum tespiti yaparken evimizde, ülkemizde durum ne, şimdi ona bakalım.

Cenaze evinde ağlayıp oradan düğün evine gidip oynamak olmaz. Yeni Partililere de hatırlatalım: Camide namaza durup mezarlıkta, alkolik arkadaşınızın kabri başında yeni rakı içmek olmaz.

Ağzınızdan çıkan söz ile ayağınızın gittiği yön aynı olmalı.

İhale edilerek yapılan işler aslında siyasetin konusu değil. Bu para ile cennete giden yollar açılmaz, cehenneme giden yollara asfalt döşemiş olursunuz. Siyasetin görevi denetimdir. Yoksa rüşvet ve torpille yapılan işlerden hayır gelmez, o kazancın da bereketi olmaz.

Siyasetçiler yaptıkları ile övünmekten vazgeçsinler, yapmadıklarının hesabını versinler. Ve tabii yaptık dedikleri işlerin maliyeti, müteahhidi, güzergahı ile ilgili eleştirilere, sorulara cevap versinler. Zaten o işleri yapmak için seçildiniz ve onun için vergi alıyorsunuz. Bir müteahhitten ev alırken aldığınız evin piyasadaki değerinden daha fazla bir para alan müteahhit sizi kazıklamış olur. Bir de kalitesi bozuksa ona itiraz edersiniz. Müteahhit size böyle bir ev sattığı için gelip “Sizi ev sahibi yaptım, bana teşekkür etmelisiniz” diyemez.

Kamu adına iş yapan kuruluşlar sonuçta bu işi ihale ediyor. İşi alan müteahhit de taşerona veriyor, taşeron da kayıt dışı, ucuz işçi çalıştırıyor. Sonuçta bugünkü durum ortaya çıkıyor. Makyajı tam, gösterişli yapılar için şatafatlı açılışlar, kampanyalar yapılıyor.

Sahi, nüfus kaybından şikâyet ediyorsunuz da bu 1+1 konutları kimin için yapıyorsunuz? O evlerde çocuğa yer yok. Sahi, o kiraları ödemek için karı-koca çalışmak zorunda; çocuğa kim bakacak? O 12 yıllık eğitim, o üniversite hayatı neyin nesi? Bu kadar İmam-Hatibe ne gerek vardı? Sanat okullarının içi boşaltıldı. Mesela bir öğrenci meslek okulunda okurken eş zamanlı uzaktan İmam-Hatip’i de okusa olmaz mıydı? Örgün eğitimde gördüğü derslerden uzaktan eğitimde muaf olsaydı, uzaktan eğitim yapılan İmam-Hatiplerde mutlak zorunlu, seçmeli zorunlu, mütemmim, belki 40 seçmeli ders içinden seçme yapılabilir, transkriptli diploma alınabilir. Herkes her zaman İmam-Hatip ya da ön lisans ve fakülte düzeyinde eğitim alabilmeli. Atölye çalışmaları için dönemsel özel sınıflar açılabilir.

Önce şu Lanzarote, İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşmeye dayalı yasadan, CEDAW belasından milleti kurtarın. UN Women’dan çıkın. Kimliklerimizdeki GENDER maddesini silin. Transhumanism ve insanları nesneleştiren Nesnelerin İnterneti (IoT), 5G, Neuralink projesinden çekilin. Şu kadın istihdamı politikasından vazgeçin. KADEM’i kapatın. Bu gıda, bu sağlık politikası ile nüfus artmaz.

Sahi COVID, mRNA ve PCR belasının hesabını kim verecek? mRNA’nın ölüm ve farklı hastalıklar; kanser, kalp, Alzheimer dışında bir de kısırlaştırıcı, düşüğe sebep olan etkisinin hesabı sorulmayacak mı? Diğer aşıların benzer etkilerinden insanları nasıl koruyacaksınız?

O yan ve arka ceplerimizdeki 5G cep telefonlarının kanserojen ve kısırlaştırıcı, sakat doğum ve düşük riskine karşı ne yapmayı düşünüyorsunuz? Kısırlaştırılmış hibrit tohumların, tam elektronik otomobillerin bu risk ve tehdidine karşı ne yapmayı düşünüyorsunuz? 3 çocuk kampanyası başarısız oldu; tek çocukla yetinmek zorunda kalanlar da çocuklarının sağlık sorunları ile baş edemiyorlar. Z Kuşağının “Lanzarote çocukları” ipi koparmış gidiyor. İntihar toplumu olduk. Uyuşturucu kullanımı çığ gibi geliyor. O da ayrı bir kabus. “Z kuşağı”nı unutun, “Zombi kuşağı” geliyor. Sahi, gençler evlenmiyor; evlenenler hemen boşanıyor, tabii boşanabilirlerse… Devam eden evliliklerin mutluluk katsayısı çok düşük. Evlilik saadet vesilesi değil, kahır yükü oldu adeta… Evlilik yoksa çocuk da yok. Çocuk varsa o da zaten gayrimeşru. Ailesi için baş belası. Birileri çocuklarını boğup çöpe atıyor, birileri çocuklarını bir yere bırakıp kaçıyor, kimi çocuğunu Satanist, Pedofilik, Siyonistlere satıyor. Kök hücre, mutluluk, sağlık için kanından “gençlik / ölümsüzlük arayışı için hayat iksiri” üretiliyor bunların.

Bu durumun fotoğrafını çektik mi? Sebeplerini, sorumlularını tespit ettik mi? Daha çok hangi dönemde ortaya çıktı bunlar? Peki, bu işlerin hesabı sorulmayacak mı? Yapanın yanına kar mı kalacak bu işler?

Herkes sigara içiyor; güya sigarayla mücadele ediyoruz ama işin aslı dostlar alışverişte görsün. Tek başına uyuşturucu değil; endüstriyel gıdalar ve ilaçların çoğunda kısırlaştırıcı etken maddeler var. Hava, su, toprak da zehirlendi bu anlamda. O yetmedi, bir de başımızda Chemtrails belası var. 5G artık her yerde X-ray kontrol mekanizması, röleler, Wi-Fi… Her yerden radyoaktif kirlenmeye uğruyoruz. Tabii bir yandan da “Sıfır Atık” (!?) kampanyaları yapılıyor. Manevi kirlenmeye gelince: Riba, kibir, cahillik, her türlü ahlaksızlık, yalan, haram ve yasaklar aleniyet kazandı.

Klonlanmış hayvanlarda köpek ve domuz geni olduğunu biliyor musunuz? İnternet arama motorundan “Texel ırkı koyun” yazın, gelen görsellere bakın; ne demek istediğimi anlarsınız. Tabii hepsi sağlıklı, norm ve standartlara, Gıda Kodeksi’ne uygun; din ve devlet garantili (!?)

Türkiye’de ve dünyada aslında erkeklerde ciddi anlamda sperm kaybı var. Hem sperm kalitesi hem sayısı düşüyor. Dünya genelinde son 40-50 yılda sperm konsantrasyonu yaklaşık %50 azalmış durumda (1970’lerde ortalama ~100 milyon/ml seviyesinden 2018 civarında ~49-50 milyon/ml’ye). Yıllık düşüş oranı ortalama %1.2; 2000 sonrası hızlanarak %2.6’ya çıkmış. Türkiye’de kısırlık oranı her 7 çiftten 1’i olarak belirtiliyor. Yani yaklaşık %10-15. Bunun sebebi gıda, çevre, stres, RF, tarım zehirleri, fenni gübreler, hibrit ve geni ile oynanmış ürünler, hayvanlardan geçen hormon ve antibiyotikler, diğer ilaçlar, aşılar, çevresel partiküler riskler, pestisitler, hava/toprak kirliliği, endokrin bozucular, plastikler, birçok kimyasal, ağır metaller.

Hayat tarzı, aile içi sorunların sebep olduğu sosyo-psikolojik anomaliler, sağlıksız beslenme ve endüstriyel gıdaların sebep olduğu obezite, sigara, alkol, iş stresi ve geçim zorluğu, hareketsizlik, aşırı ısıya maruz kalma, birçok kozmetik, dar ve sentetik kumaştan yapılmış kıyafetler… Akupunktur noktalarını uyaran piercingler ve vücuda yapılan dövmeler, varikosel sorunlar, hormonal bozukluklar, enfeksiyonlar… Hepsi bu çocuksuzluk sorununu tetikliyor ve bunların hemen hiçbirine yönelik gerekli tedbir alınmıyor.

Siyasiler hem ağlıyor hem gidiyor. Görüyorsunuz işte; “ıslah edicileriz” diye gelip “bozgunculuk” yapıyorlar. COVID günlerini hatırlayın; bilim adamı, sanatçı diye bilinen birileri ekranlara çıkıp sizlere neler söylediler. Hala bugün birileri ani kalp krizleri sonucu ölüveriyor genç yaşta. Bir kanser pandemisi var ama kimin umurunda? Hastanelerdeki kalabalık AVM’lerden, tren istasyonlarından, otobüs terminallerinden daha kalabalık. Oralardan eceli gelen birileri tabutlarla ahirete yolculuğa gönderiliyorlar. Sahi, o ekran bülbülleri şimdi neredeler? Ne yapıyorlar? mRNA, PCR tüccarları rahat mıdırlar? Sahi sizler bu günlerde oturup o günlerde yaşananları düşünüyor, konuşuyor musunuz kendi aranızda ve kendi kendinize soruyor musunuz “Biz nerede yanlış yaptık?” diye! Sahi, o gün söylenen yalanlara nasıl hemen kanıverdiniz, gerçeği söyleyenleri “komplocu” ilan ediverdiniz? Sizi bu yalanlara kandıranlar kimlerdi? Ve şimdi onlara bunu soruyor musunuz? Hani onlar DSÖ beslemesi ekran bülbülleri var ya, onlar: “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münâfikûn 4).

Hâl-i pür-melâlimiz işte böyle, ağlamaya devam. “Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi”!

Selam ve dua ile.