Recep Tayyip Erdoğan’ın iki şapkası var, malum. Cumhurbaşkanı elbet, bir vasfı ile. Diğer şapkası ile Ak Parti Genel Başkanı…
Cumhurbaşkanı hüviyetiyle 2023’ten 2071’lere kadar uzanacak şekilde, idealizmi şahlandıran şeyler söylüyor. “Türkiye Yüzyılı” idealizmi bu.
En son Ahlat’ta, Malazgirt’in ilhamı ile ve akıncıların savaş geleneğinden hareketle “atın kuyruğunu bağlama” metaforuna müracaat etti. Şu sözler gürül gürül şiir okuyan ama bugün Cumhurbaşkanlığı vasfını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan’a çok yakışıyor:
“Bizim millet olarak çok eski bir geleneğimiz var. Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu, ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık. Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedî kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık.”
Bunları yürekten seslendirdiğine şüphe yok. Malazgirt iklimi bunları söyletir ayrıca.
Ancak siyaset zemini o kadar rahat değil kendisi için.
Bir kere yukardaki hedefi gerçekleştirmek için görevde kalması lâzım ki görev süresi 2028’de doluyor, yeniden seçilmesine mevcut anayasa engel, onu aşmak için kimi siyasi gelişmeleri kotarmak gerekiyor, onları kotarmak da Ak Parti Genel Başkanı olarak kimi siyaset kurgularını gerçekleştirmeye bağlı.
İş buraya gelince, “ideal planda” yaptığınız işler bile, siyaset kurgularının uzantısı gibi görülme ihtimaline bürünüyor. “Terörsüz Türkiye” için DEM ve Öcalan ile kurulan diyalogların içine siyasi hesaplar ihtimalinin nüfuz etmesi gibi…
“Ülkede barış olsun, bir daha analar ağlamasın” diyerek DEM – Öcalan ilişkileri tolere edilse bile, başka alanlar var, siyaset hesabını yadırgatan…
“Yadırgatan” ifadesi nazik bir eleştiri aslında.
Ben yazının başlığında “Küçük işler” diye niteledim sayın Cumhurbaşkanı’nın Ak Parti Genel Başkanı olarak içine girdiği kimi siyasi hamleleri…
Evet, bence küçük işler…
Şu belediye başkanı ya da milletvekili transferlerini, o rozet takma merasimlerini kastediyorum.
Ak Parti’nin 25’inci kuruluş yıldönümünde bile başka partilerden transfer olan belediye başkanlarına ve milletvekillerine rozet takma merasimi gerçekleştiriyorsanız, bu 24 yıldır iktidarda bulunan sizin için “atının kuyruğunu bağlama” görüntüsü vermiyor.
Ortada taban yok, oy veren halkın ne düşündüğüne bakmak yok, tavandan transferler var.
Bu, o transfere konu olan şahıs için halkın emanetini satma niteliği taşıyor, o transferi yapan için de oy veren halkın iradesini görmezden gelme tavrı olarak görülüyor.
Bir yandan muhalefet partisinden seçilmiş belediye başkanlarına ve çalışanlarına karşı sonradan boşa çıkan “örgüt suçlaması” ile davalar açılıyor, insanlar sapır sapır tutuklanıyor, “istisnai olması gereken” tutuklama süresi yılları buluyor, bir yandan da transfer çarkı işliyor.
Evet, küçük işler…
Cumhurbaşkanı sıfatıyla Marmaris’e geliyorsunuz, Cuma çıkışı CHP’den seçilmiş halen Yeni Parti’de olan belediye başkanı Acar Ünlü sizi karşılıyor, “Hoş geldiniz Marmaris’imize, yapabileceğimiz bir şey var mı?” diyor. Ne denir bu nazik sözlere karşı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kapımız açık, gelmek istiyorsan” diye karşılık veriyor. Başkan “Sağ olun, biz belediye olarak yapabileceğimiz bir şey varsa...” diye cevaplıyor Cumhurbaşkanı’nı… Olayın yorumunu Yeni Parti lideri Özgür Özel yapıyor: “Siyaset çalışarak kazanılır. Rekabetle kazanılır ama ilçeler, şehirler, belediyeler transferle kazanılmaz.”
Ben en azından basbayağı bir parti siyaseti olan, hatta çoğu zaman çirkin pazarlık iddiaları içeren “transfer” olayının merkezinde sayın Cumhurbaşkanı’nın bulunmaması gerektiğini düşünüyorum. Şu son transferlerde bile muhalefetin “Ya AKP’ye katıl ya Silivri’ye atıl” tehditlerinin devrede olduğuna dair suçlamaları var. Ak Parti çevrelerinde bile “Yaa, bu transferlerde iyi yapıyor muyuz, ipin ucu kaçmadı mı?” konuşmalarının yapıldığı haberleri dolaşırken, sayın Cumhurbaşkanı, Marmaris ziyaretinde bile “transfer çağrısı” yapmakta tereddüt etmiyor.
Ben “Partili Cumhurbaşkanı”nı da yadırgadım başından beri, bu statünün Cumhurbaşkanı’nı bir parti ile bütünleştireceğini, bunun da “milleti temsil” hüviyetini zaafa uğratacağını yazarak geldim. Tayyip Erdoğan gibi misyon sahibi birisi bunu yapmamalı diye düşündüm. Ama Tayyip Erdoğan “partili olmak”ta ısrar etti, Anayasa da o şekilde değiştirildi.
Şimdi Ak Parti oyları düşüyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oy tabanı aşınıyor, diğer partilerde saygınlığı tartışılıyor. Muhalif parti liderleri Cumhurbaşkanı ile çok ağır polemiklere giriyorlar. Oysa hangi partiden seçilirse seçilsin Cumhurbaşkanı’nın saygınlığına özen gösterilir, gerektiğinde ülkenin ortak çıkarları için Cumhurbaşkanı merkezliğinde istişareler gerçekleşirdi.
Şu “Terörsüz Türkiye” süreci için bile Cumhurbaşkanı, İttifak ortağı Devlet Bahçeli dışında parti liderleri ile bir araya gelmiş değil. İyi mi?
Bence iyi değil.
Bence o transfer politikası da iyi değil. Tepeyi bir biçimde ele geçirmek tepeyi belirleyen halk iradesini hiçe saymaktan başka anlam taşımıyor. Bunun siyasi bir bedeli olur, unutmamak lâzım.