Haber Detayı
29 Haziran 2020 - Pazartesi 23:50 Bu haber 128 kez okundu
 
Osmanlı'yı 19. yüzyılın sonlarında yönetenler sınıfının durumu neydi?
Osmanlı'yı 19. yüzyılın sonlarında yönetenler sınıfının durumu neydi? Bu dönemde padişahın, klasik dönem padişahlarına göre çok daha lüks bir hayat sürdüğünü söylemek mümkün görülüyor.
TARİH Haberi
Osmanlı'yı 19. yüzyılın sonlarında yönetenler sınıfının durumu neydi?

  Zira Osmanlı Devleti, en düşkün yüzyılı olan 19. yüzyılda çok geniş bir saray yaptırma faaliyetine girişmiştir. Kagir olarak yaptırılan ve Avrupa üslubunda döşenen bu saraylar, Topkapı Sarayına ve o güne dek yaptırılmış saray ve köşklere göre çok lüks yerlerdir. Topkapı Sarayı geniş bir alanı kaplamakta birlikte yalın ve gösterişsiz bir yapıya sahiptir. Üstelik Türk evinde ve Topkapı Sarayında mobilya kavramının bulunmamasına karşılık, 19. yüzyılda yaptırılan saraylar alafranga olup bu yüzden mobilya ve çeşitli süs eşyaları ile doludur.

 

İlk büyük alafranga saray olan Dolmabahçe Sarayı, Osmanlı Devletinin İngiltere ve Fransa ile Kırım Savaşında müttefik olduğu bir sırada, 1853'de Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. 1854'de Avrupa'dan ilk borçlanmanın yapılmış olması, yoksul duruma düşmüş fakir imparatorluktaki bu sefahat ve tantananın açıklamasıdır. Bundan sonra daha bir dizi saray yapılmıştır: Abdülaziz döneminde Çırağan, Beylerbeyi, Yıldız gibi önemli sarayların inşa edildiğini görüyoruz. Alafranga saraylı ve mobilyalı bu pahalı yaşama üslubu alafranga aile hayatını getirebilseydi, hiç değilse o yönden bir tasarruf sağlanmış olurdu. Oysa alafranga bina ve mefruşatla birlikte eski harem hayatı olduğu gibi sürdürülmüştür.

 

Siyasal alanda II. Mahmut döneminde kökten dönüşümler olduğunu görüyoruz. 1826'da yeniçeri ocağının kaldırılması, öte yandan Mehmet Ali Paşa dışında güçlü ayanlara karşı yürütülen başarılı mücadele, vakıflara devletin el koyması girişimi gibi olaylar, Sarayın gücünü uzun zamandır görülmemiş bir zirveye ulaştırmıştır.

 

Vaka-i Hayriye ile askerler, 1876'daki kısa süren bir istisna dışında 1908'e değin sürecek olan bir siyaset sahnesinden silinme dönemine girdiler. Mustafa Alemdar Paşa'nın yeniçeriler tarafından öldürülmesi ve ondan sonraki mücadelelerle, egemenliklerini İstanbul'a değin uzatmış olan ayanlar dahi başkentteki siyaset sahnesinden önemli ölçüde itilmiş durumdaydılar. Artık Saray, karşısında hiçbir frenleyici gücün bulunmadığı bir kadir-i mutlak olmuştu.

 

Ne var ki bu güç kısa süreliydi. Nizip yenilgisi (1839), II. Mahmut'un bütün çağdaşlaştırma çabalarının, -ki, bu konudaki gayretleriyle onun Büyük Petro'nun benzeri olduğu haklı olarak söylenmiştir- boşuna olduğunu, Osmanlı Devletinin Mehmet Ali Paşanın gücünü sınırlandırabilmek için yabancı devletlere muhtaç olduğunu ortaya koymuştu. Böylece Saray mutlakiyeti, zirveye ulaştıktan pek kısa bir süre sonra yıkıldı.

 

Artık en büyük güç, İngiltere ve Fransa'nın etkin desteği sayesinde, Tanzimatın Fransızca bilen. Tercüme Odasından yetişmiş hariciyeci Paşalarının eline geçti. Bu Tanzimat Paşalarının ileri gelenleri, daha çok İngiliz desteğine sahip olan Mustafa Reşit Paşa ve daha çok Fransız desteğine sahip olan Âli ve Fuat Paşalardır. Fuat Paşa, durumlarını şöyle anlatmıştır: «Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir.

 

Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hâsıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir.» Paşanın dediği gibi, «aşağıdan» kuvvet alınamazdı, çünkü bu takdirde taşra adına konuşacak olan ayanlara söz hakkı verilmiş olacaktı. Bunun ötesinde, Tanzimatçıların doğrudan halkla temas kurmaları her halde beklenemezdi. Kaldı ki, yüksek bürokrasinin gitgide şiddetini arttıran alafrangalaşma hastalığı bunların halktan yabancılaşmasına, onunla bağ kurulmasının imkânsızlaşmasına yol açıyordu. Sivil Tanzimat Paşalarının gücünü arttıran başka bazı gelişmeleri de anmak gerekir.

 

1826'da II. Mahmut, o güne değin devletin devlet adamlarının ölümlerinde servetlerine el koymasını sağlayan müsadere usulüne son vermişti. Tanzimat ise padişahların siyaseten katl yetkisine son vermişti (son olarak II. Mahmut M. Reşit Paşanın koruyucusu Reisülküttap Pertev Efendiye karşı bu yetkisini kullanmıştı). Daha önce askeri sınıftan ulema zümresinde olduğu üzere, can güvenliğine sahip olup servetini mirasçılara bırakma hakkının bürokrasiyi ve özellikle üst bürokrasiyi ayrıca güçlendirdiği şüphesizdir.

 

Öte yandan, 19. yüzyılın ortasından itibaren Avrupa sermayesinin Osmanlı ülkesinde yoğun olarak giriştiği borçlandırma ve demiryolu, madencilik, bayındırlık, belediyecilik alanlarındaki yatırımlarının en çok yüksek bürokrasiye komisyon, spekülasyon, idare meclisi üyeliği, hatta rüşvet gibi daha da zengin olma olanakları sağladığı biliniyor. Fakat 1871'de Âli Paşanın ölümü ve Fransa'nın Prusya'ya yenilmesi üzerine durum değişmeye başladı.

 

Demokratik Fransa'nın hezimeti, hem kendisini yenen yetkeci Prusya'nın, hem kendisinin daha önce Kırım Savaşında yendiği mutlakiyetçi Rusya'nın Avrupa siyaset sahnesinde sivrilmesine yol açtı. Bu da demokrasinin zayıflaması, mutlakiyetin güçlenmesi olarak yorumlandı ve Osmanlı siyaset hayatında etkisini gösterdi.

 

Zaten Âli Paşanın ölümüyle yüreklenmiş olan Abdülaziz, Rus elçiliğine yaslanan, fakat kendisine fazla direnmeyen Mahmut Nedim Paşayı sadrıazam yaptı. Gerçi Rusçu ve Abdülazîzci bürokratların karşısında Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni, Mithat Paşalar gibi İngilizciler de varsa da bunlar sonuç olarak yenileceklerdir. 1875'de Osmanlı Devleti, hemen hiçbir iktisadî alana yatırılmamış olan dış borçlanmalar sonucunda iflasla karşı karşıya kalmış bulunuyordu.

 

Babıâli, 6 Ekim 1875'de dış borç faizlerini yarı yarıya indirmek kararını almak zorunda kalınca, borç tahvillerinin başlıca müşterisi olan İngiliz ve Fransız tasarruf sahiplerinden son derecede öfkeli tepkiler geldi. Bu durumda Hersek, Bulgaristan İsyanları da çıkınca, Osmanlı Devleti Rusya karşısında yapayalnız kaldı.

 

Abdülaziz in tahttan indirilmesi, I. Meşrutiyetin ilânı da bu durumda para etmedi: Osmanlı-Rus 93 Harbi (1877-78) patlak verdi. Meşrutiyetin ve İngilizciliğin bir yarar sağlayamaması karşısında Abdülhamit, başta Mithat Paşa olmak üzere İngilizcileri ve Meşrutiyeti tasfiye etmekte ve mutlak, hattâ müstebit bir yönetime gitmekte bir zorluk çekmedi. Bu koyulaşan istibdatla birlikte Vükela Meclisi (Bakanlar Kurulu) gerçek bir karar uzvu olmaktan çıkmış.

 

Saray en ufak sorunlarda dahi son karar mercii olmuştur. Sarayın bu üstünlüğü ve Babıâli Paşalarının gölgede kalışı 1908'e değin sürmüştür. Subayların durumuna gelince, yeniçeri ocağının kaldırılmasına ve düzenli bir ordu kurmak yönündeki çabalara rağmen, askerlik mesleğinin itibarı yükselmiş değildi. Zira yeniçerilerin, iç savaşlar dahil, karşılaştığı arka arkaya başarısızlıklar, yeni orduların kurulmasıyla sona ermiş değildi. Bu durumda Devletin ayakta kalabilmesi dış desteğe bağlı olduğundan, bu konuda başlıca görev diplomatlara düşüyordu. Nitekim hükümetin de esas itibariyle hariciyeci Paşaların elinde olduğunu gördük. Hariciye mesleğinin yanında subaylık mesleği kesinlikle ikinci sınıf bir meslek durumundaydı.

 

Mekteb-i Ulum-u Harbiyenin, yani Harb okulunun 1834'de kurulmasına rağmen, mektepli subaylar orduya sayıca egemen olmaktan uzaktı. Subayların -ve bunların arasında en yüksek rütbelerde Paşalar da vardıönemli bir bölümü alaylı idi. Bu, erlikten yetişmek demekti.

 

İstidatlı görülen erler erbaş yapılıyor ve göze girebildikleri ölçüde bu yoldan yavaş yavaş yükselebiliyorlardı. Bunlarda yetenek aranmakla birlikte, üst makamların bir lütfu olarak yükselebildikleri için daha sâdık, ve keyfiliğe daha kolay âlet oluyorlardı. Nitekim, bunu bildiği için Abdülhamit, Sarayda ve İstanbul'da bulunan I. Orduda alaylı subayları tercih ediyordu. Devrimci subaylar genellikle mektepliler arasından -daha Harbiye sıralarındayken- çıkıyordu. Fakat Abdülhamit gibi müstebit bir Padişahın bu gerekçeyle askeri okulların gelişmesini kösteklemesi zordu.

 

Zira Devleti ayakta tutabilmek için iyi yetişmiş, bilgili subaylara ihtiyacı vardı. Bunları, başta Makedonya olmak üzere çoğunlukla İstanbul dışında- kendilerine en çok ihtiyaç duyulan yerlere yolluyordu. Böylece hem bu 'tehlikeyi' savuşturmuş, hem de ihtiyacı karşılamış oluyordu. Ondan sonra da terfi ve ödüllendirmelerde bunları unutuyor ve yakınındaki sadık alaylı subay bendelerini daha da sâdık kılmak için onları ihsanlara boğuyordu, özellikle bu gözden ve gönülden ırak subayların yılda ancak 6 ay maaş alabildikleri de eklenirse, tablo tamamlanmış olur.

 

Kaynak: 100 SORUDA JÖN TÜRKLER ve İTTİHAT ve TERAKKİ / SİNA AKŞİN

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı