Haber Detayı
29 Ekim 2020 - Perşembe 15:50 Bu haber 164 kez okundu
 
Osmanlı Devletinde Müzeler
Osmanlı Devletinde Müzeler
KÜLTÜR-SANAT Haberi
Osmanlı Devletinde Müzeler

Osmanlı öncesi Türk devletlerinde de savaşta ele geçirilen veya hediye edilen eşyaların sarayda saklandığı genel kabulünden başka müzecilikle ilişkilendirilebilecek ilk uygulama olarak Anadolu Selçuklularının antik devir heykellerini Konya Kalesi surlarında kullanmaları gösterilir. Sonraki ilk bilgiler Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı Sarayı’nda bazı Bizans eserlerini toplatması, 1489 yılına kadar Güngörmez Kilisesi’nde savaşlardan ele geçirilen silahların ve Hıristiyanlığın bazı kutsal eserlerinin saklanmasıdır. Yavuz Sultan Selim’in getirdiği İslam’ın kutsal eserleri dinî gerekçeyle de olsa Topkapı Sarayı’nda korunmuştur. Güngörmez Kilisesi’nin havaya uçmasıyla eserler Aya İrini Kilisesi’ne taşınmış, bir ara Yedikule’ye nakledilmelerine karşılık III. Murat zamanında tekrar Aya İrini Kilisesi’ne getirilmişlerdir. 

 

Aradaki uzun bir zaman dilimi için bilgi olmayışından sonra Aya İrini Kilisesi, kitabelerine göre 1726 ve 1740 yıllarında “Darü’l-esliha” adıyla onarılmıştır. 1746 yılında ise Fethi Ahmet Paşa Aya İrini Kilisesi’nde “Darü’l-esliha” ve “Darü’l-âsâr-ı Atîka” adıyla iki bölümlü bir müze kurar. Araştırmacıların çoğu 1846, bazıları ise 1726 yılını Türk müzeciliğinin başlangıcı olarak kabul eder. Müzeye kayıtlı ilk eserin 1850 tarihli olmasına dayanarak müzenin kuruluşu için bu tarihi önerenler de vardır. Yeniçeri kıyafetlerinin “Elbise-i Atîka” adıyla halkın ziyaretine açılmasına karşılık Osmanlı Devleti’nin neyi müze olarak kabul ettiği konusunda da belirsizlikler vardır. Daha önce bir müze olmadığı vurgulanarak 1868 yılında kurulan müzeye “Müzehane” adı verilmiştir. 

 

Bu arada 17. yüzyıldan itibaren Avrupalıların Osmanlı topraklarında eski eser topladıklarını, 1840 yılından itibaren de bulunan ikili eserlerden birer tanesinin Osmanlı Devleti’ne bırakılması şartıyla yabancılara kazı izni verildiğini biliyoruz. 1869 tarihli ilk Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi kazılar, dolayısıyla müzelere eser temini işinin bir kurala bağlanmaya çalışıldığı ilk yasal düzenlemedir. Yasanın giriş kısmından Osmanlı aydınlarının henüz eski eser konusunda fazlaca bilinçli olmadıkları anlaşılmaktadır. Ancak bu basit yasanın önemli yanı kazıdan çıkan eserlerin yurt dışına çıkışına izin vermemesidir.

 

Dethier’in müze müdürlüğünde müzeye eser toplanmaya çalışılır. Müze Çinili Köşk’e taşınır. Döneminin en çok eleştirilen tarafı, 1874 tarihli ikinci Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi ile kazıdan çıkarılan eserlerin en az üçte birinin yurt dışına çıkışına izin verilmesidir. 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğü Türk müzeciliğinin bir dönüm noktası olarak kabul edilir.5 1884 yılında yürürlüğe giren üçüncü Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi’yle kazıdan çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasının yasaklanması kuşkusuz onun en büyük başarısıdır. Arkeoloji Müzesi’nin ilk bölümünü yaptırarak 1891 yılında eserleri buraya taşıtır. Bir diğer önemli faaliyeti, yaptığı kazılarla Türklerin arkeolojiye fiilen katılımını sağlamasıdır. 1910 yılında ölümüyle yerine kardeşi Halil Edhem Bey geçer. Müzenin Çinili Köşk’e taşınmasıyla silahlar yerinde bırakılmış ve burada Askerî Müze oluşturulmuştur. Aya İrini Kilisesi’nin cebehane olarak kullanılması dolayısıyla Osmanlı müzeciliğinden söz eden kaynakların çoğunda aynı zamanda askerî müzeden de söz edilmiştir. Ancak arkeolojik eserlerin Çinili Köşk’e taşınmasından sonra burasının Askerî Müze haline getirilmesi ve bu müzenin Cumhuriyet dönemindeki durumunu anlatan tek ciddi kaynak İsmail Hakkı Konyalı’ya aittir.

 

Konyalı’ya göre, Aya İrini Kilisesi’nin Fatih zamanında cebehane yapıldığı bilgisi yanlıştır. İlk cebehane Sultanahmet Camii yakınındaki Güngörmez Kilisesi idi. Burası bir patlamayla 1489 yılında havaya uçtuktan sonra Aya İrini Kilisesi cebehane yapılmış olmalıdır. Yavuz Sultan Selim Mısır’dan çok sayıda eski silah getirmişti. Askerî Müze’nin ilk kuruluşunu 1417 (1517 olmalıdır) yılına kadar indirebiliriz. Cebehane kitabesine göre 1740 ve 1744 yıllarında Dâr-ı Esliha adıyla onarılmıştır. 1825 yılında yeniçerilik kaldırıldığında cebehane de yağmalanmıştır. 1846’da Aya İrini Kilisesinde Mecma-i Esliha-i Atîka ve Mecma-i Âsâr-ı Atîka adıyla iki bölümlü bir müze kuruldu. Müzede ayrıca 140’tan fazla vezir, şeyhülislam, yeniçerilerin mankenleri yaptırıldı. Bunlar birkaç ayrı binaya taşındı ve 62 yıl sonra tekrar Cebehane’ye getirildi. İkinci Dünya Savaşı’nda Niğde’de 9 sene, sonra İstanbul’da 11 sene rutubetli yerde kaldıktan sonra yok edildiler. Kırım Savaşı için getirilen yeni silahlar da Aya İrini Kilisesi’ne konuldu. Yeni silahlar 1876 yılında yapılan Maçka Silahhanesi’ne nakledildi, eskiyenler Aya İrini’ye gönderildi. Müzedeki 39.629 parça eserden 1059 tanesi müzede kalmış, diğerleri 132 sandık halinde Niğde’ye gönderilmiş, bu da eserlerin harap olmasına yol açmış, bazı eserler, bu arada Kanuni’nin kılıcının kıymetli taşları, kaybolmuştur. 1959 yılında Aya İrini, Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildiği için eserler Maçka Silahhanesi’ne götürülmüştür. Maçka Silahhanesi’nin tamirine 1947 yılında başlanmıştır. Binanın iç kısmı tamamen yıkılmış, yerine ahşap bölümlerin bir kısmı yapılmışken bina İstanbul Teknik Üniversitesi’ne devredilmiştir. Bunun üzerine buradaki eserler Harbiye Okulu jimnastik salonlarına taşınmıştır. Bu bina onarılarak 1959 yılında ziyarete açılmıştır. Ahmet Muhtar Paşa 1908 yılında Aya İrini’deki müzenin başına geçince kendi parasıyla ve oğlu Sermet Muhtar’ın yardımıyla sancakları yenilemişlerdir. İbrahim Hakkı Konyalı Askerî Müze’nin yeniden açılış çalışmalarında yer almış bir kişi olduğundan verdiği bilgiler çok önemlidir ve bazı bakımlardan tek kaynak durumundadır.

 

Arkeoloji Müzesi ve Askerî Müze’nin yanı sıra 1872 yılında Mekteb-i Tıbbiye Müzesi, 1885 yılında PTT Müzesi, 1895 yılında Bahriye Müzesi, 1904 yılında Konya, Bergama ve Bursa müzeleri, 1914 yılında Evkaf-ı İslâmiye Müzesi, 1917 yılında Âsâr-ı Nakşiye Müzesi, 1918 yılında Sağlık Müzesi kurulmuştur. Tam bir müze olmasa da Topkapı Sarayı’nın bir bölümünde çinilerin teşhire konulması, Topkapı Sarayı’nın Cumhuriyet öncesinde de müzeye çevrilmesinin düşünüldüğünü gösteriyor.

 

Buraya kadar kısa bir özetini verdiğimiz bilgiler müzeciliğimizle ilgili temel kaynakların büyük bir kısmında tekrar edilmiştir. Burada müzecilikle ilgili yayınlardan kitaplara daha çok yer verilmeye çalışılmıştır. Ancak Halil Edhem Bey’in müzeciliğimizin en etkili ve önemli isimlerden biri olması ve yazısının bu alandaki en eski yayınlardan olması dolayısıyla makalesinden söz etme gereği doğmuştur.8 Yazar Avrupa’da olduğu gibi bizde de müzelere harcanan paranın gereksiz olduğunu savunanların bulunduğunu, hatta Balkan Savaşı sırasında müzeden bazı eserlerin bir milyon liraya bir yabancı hükümdara rehin verilmesi anlaşmasının imzalandığını, ancak son anda bundan vazgeçildiğini yazar. Halil Edhem Parthenon Tapınağı kabartmalarının İngiltere’ye, Meşetta Sarayı’nın Almanya’ya götürülmesini örnek göstererek, özellikle binaların kısmen veya tamamen sökülüp bir müzeye kaldırılmasının karşısında olduğunu ifade eder. Ancak müzelerde durum farklıdır. Müzeler kazılarla zenginleşmiştir. Osmanlı Devleti’nde 1884 yılından itibaren kazılardan çıkan eserlerin devlet malı sayılmasına rağmen I. Dünya Savaşı’nın çıkışına kadar bu kuralı tam olarak uygulayamadığımızın, bu sürecin büyük bir kısmında yetkili olan Halil Edhem tarafından açıklanması önemlidir. Müzelerin teşhirinde bilim adamları ve sanatkârların farklı istekleri vardır ve uygulamalar da buna göre değişiktir. Sergiler konusunda da tutumlar aynı değildir. Bizim de yaptığımız gibi bazı müzeler yurt dışındaki sergilere eser gönderirken Londra Müzesi hiçbir eserini müzeden çıkarmaz. Daha sonra Louvre Müzesi örneğin den hareketle müzelerin nasıl teşkilatlandığını ve nasıl idare edildiğini anlatır ve müzelerin bizdeki durumuna geçer. Halil Edhem de ilk müze olarak Fethi Ahmet Paşa’nın 1846 yılında Aya İrini Kilisesi’nde yaptığı düzenlemeyi kabul eder. 1869 yılında adına Müze-i Hümayun denir. Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın genelgesi sonucu İstanbul’a bazı eserler gönderilmiştir. Burada müzenin Mahmut Nedim Paşa tarafından kapatılması, Ahmet Vefik Paşa’nın tekrar açması, Osman Hamdi Bey’in müdür oluşu ile başlayan değişim anlatılır. Halil Edhem’in yeni müze binasının Ağlayan Kadınlar Lahdi biçiminde yapılışına gerekçe olarak “Eğer Türk tarzında yapılsaydı Çinili Köşk’ü ezerdi” açıklaması, bu konunun o zaman bile tartışıldığını ve bir rahatsızlık kaynağı olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Türkiye’de Türk-İslam devri eserleri yanında Eti eserlerinin yine Türk kabul edilmesi, dönemindeki algılamayı göstermesi bakımından önemlidir. Yazının son bölümünde Süleymaniye Külliyesi imaretinde açılan Vakıf Müzesi, Beyazıt Medresesi’ndeki İnkılap Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı Müzesi’nden kısaca söz edilir ve Ankara’da bir müze kurulması gereğine işaret edilir. Halil Edhem müzecilik tarihimizin en önemli kişiliklerinden biridir. Yayınlandığı yıl itibarı ile müzecilik hakkındaki önemli çalışmalardan biri olduğu için yazımızda yer verdiğimiz bu bildiride dünyada ve bizde müzeciliğin gelişimi özetlenmiştir. Ancak R. Oğuz Arık bu bildiriyi özellikle müzelerimizin Cumhuriyet dönemindeki durumuna yer vermemekle eleştirmiştir.

 

Kitaplar arasında en eski olanlarından biri Enver Behnan Şapolyo tarafından yazılmıştır. Halil Edhem Bey’in makalesinden ve konferanslarından faydalanıldığı belirtilerek bazı bilgiler tekrar edilmiş olmakla birlikte yeni bilgiler de sunulmuştur. Kaynakça verilmekle beraber metin içinde hiç atıf yapılmaması önemli eksikliklerdendir.10 Şapolyo’nun bu eserinde, Türk müzeciliğinin tarihi başlığı altında Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim zamanından beri kıymetli eserlerin Yedikule’de saklandığı, bunların III. Murat zamanında Topkapı Sarayı’na nakledildiği, ilk genel müzenin 1846 yılında Aya İrini Kilisesi’nde açıldığı belirtilmiştir. Osman Hamdi Bey’in müdür oluşu, yeni nizamname, müzenin önce Çinili Köşk’e taşınması, sonra yeni müze yapılması özetlenmiştir. Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzesi salonları uzunca tarif edilmiştir. Sonra Osmanlı döneminde yapılan kazılar hakkında kısa ve basit bilgiler verilmiştir. Türkiye’deki Müzeler başlığı altında ise 25 müze kısaca tanıtılmıştır. Topkapı Sarayı gibi bazıları daha uzun, Sivas Müzesi gibi taşra müzeleri ise birkaç satırla anlatılmıştır. Bizden Çalınan Eserler başlığı altında ise yalnızca Milo Venüsü denilen heykelin hikayesi verilmiştir. Müzelerin Ehemmiyeti başlığında da müzelerin toplumsal yararları konusu işlenmiştir. Müzeler arkeoloji, etnoğrafya, güzel sanatlar, askerî, zanaat, tarih, inkılap olmak üzere yedi tipe ayrılmıştır. Yazıldığı tarih itibarıyla iyi bilgiler verilmiştir. Yalnız bölümler arası tekrarlar vardır. Kitabın sonunda kaynakça verilmekle beraber hiç atıf yapılmamıştır. Bu eseri takiben Aziz Ogan’ın kitabı dikkate alınması gereken bir diğer kitaptır.

 

Diğer bir eser olan Remzi Oğuz Arık’ın kitabının Osmanlı müzeciliği ile ilgili bölümü, daha çok dönem olaylarının etkili bir dille anlatılması ve zengin kaynakçasıyla dikkati çeker.12 Türkçe ve Fransızca olmak üzere iki dilde fakat tek kitap olarak basılmıştır. Tarihçe ve Teşkilat (İdare Meselesi, Koleksiyonlar ve Müzeler, Müzeci Yetiştirmek Meselesi, Müzecilik Bakımından Kazılar, Anıtları Koruma İşleri) olmak üzere iki ana bölümdür. Önsözde belirtildiği üzere kitabın yazılış amacı Türk müze tarihinin şemasını yapmaktır. Fethi Ahmet Paşa’nın 1846-47 yılında Aya İrini Kilisesi’nde oluşturduğu çekirdeği ilk müzemiz olarak kabul eder. Kazıda bulunan eski eserlerin üçte birinin kazıyı yapana verildiği 1874 tarihli Nizamname onun zamanında çıktığı için eleştirilen müze müdürü Dethier, Arık’a göre “… namuslu fakat silik bir simadır”. Müzenin Çinili Köşk’e taşınması, İzzeddiniyye adında bir müze okulu kurmak isteyişi ve 1874 tarihli Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi’nin çıkarılması, Dethier’in müze müdürlüğünün önemli olaylarıdır. Osman Hamdi Bey’in müdürlüğü müzeler tarihimizin ilk devresinin ikinci aşamasıdır ve yazara göre bir kahramanlık dönemidir. Osman Hamdi Bey zamanının önemli olayları, hazırladığı yeni nizamname ile yurt dışına eser çıkışının yavaşlaması, yeni müze kurulması, Türklerin kazılara başlaması, müzelerde sistemli yayınlar çıkarılması ve vilayet müzelerinin kurulmasıdır. Arık’a göre her şeye boyun eğildiği bir dönemde kültürümüzün tek istihkam noktası müzelerdir. Kitapta birkaç kere Güstav Mendel tarafından hazırlanan müze kataloglarının önemine vurgu yapılır. Halil Edhem Bey’in müdürlüğü ile başlayan müzeciliğimizin ikinci aşaması bir geçiş devridir. Arık’a göre “… Türk müzeleriyle Türk arkeolojisinin tesadüfe bırakılmadığı bir devre olmuştur”.

 

Kullandığı arşiv belgeleriyle küçük fakat etkili bir diğer eser Kamil Su tarafından yazılmıştır.13 İlk Türk müzesinin Mecma-i Esliha-i Atîka ve Mecma-i Asar-ı Atîka adında iki bölümlü olarak 1846 yılında Aya İrini Kilisesi’nde Ahmet Fethi Paşa tarafından kurulduğu kabul edilmiştir. Genel bir müze kurma fikri ise 1868 yılında düşünülmüş ve Aya İrini’deki müze bu tarihten itibaren Müze-i Hümayun adıyla anılmıştır. Yabancılara kazı izni 1840 yılından itibaren verilmeye başlanmıştır. 1872 yılında yeni bir müze binası yapılması düşünülmüşse de bu yapılamadığından müze 1876 yılında Çinili Köşk’e taşınmıştır. Bu müze 1881 yılında ilk defa paralı ziyarete açılmıştır. Sunulan belgelerden yabancılara kazı izinlerinin bulunan ikili eserlerden birinin devlete bırakılması karşılığı verildiği, ancak bunun uygulanamadığı ve eserlerin yurt dışına götürülmesinin engellenemediği anlaşılıyor. 1874 nizamnamesiyle çıkan eserlerden en az üçte birinin devlete bırakılması gerekirken Hille kazılarından çıkan 5536 eserden devletin payına kırık dökük 623, Koyuncuk kazısından çıkan 707 eserden ise 23 parça düşmüştür. Yazar, nizamname ile eserlerin üçte birinin yurt dışına çıkışına izin verilmesinde müze müdürü Dethier’in rolü olduğu görüşüne katılmamaktadır. Nizamnamenin Meclis-i Maarif-i Kebir’den geçmesi gerekirken onlar böyle bir kısıtlamaya gitmemişlerdir. Sunulan belgeye göre daha sonra devlete ait topraklarda yapılan kazılarda çıkan eserlerin tamamının devlete bırakılmasını sağlayacak bir değişikliği sadarete sunarlar, fakat bir sonuç alamazlar. Daha sonra kuruluşu sadrazamca onaylanan, ancak uygulamaya geçilip geçilmediği bilinmeyen Müze Okulu hakkında bilgi verilir. 

 

Daha sonra yapılan araştırmalar burada verilen bilgileri hayli genişletmiştir. Ancak bu küçük kitapçık müzeciliğimiz hakkındaki en önemli kitaplardan biridir. Çoğu bilgi ilk defa ortaya konulmuş, bilgilerin tamamı arşiv belgelerine dayandırılmış ve bu belgelerin metin ekte verilmiştir. 

 

Müzeciliğimiz hakkındaki kapsamlı çalışmalardan biri olmasına karşılık bu bölümle ilgili bilgileri öncekilerin tekrarı olan ve bilimsel yöntemlerin dikkate alınmadığı bir diğer eser Ferruh Gerçek tarafından kaleme alınmıştır.14 Kitabın üç bölümünü özetleyecek olursak, birinci bölümü “Bizde İzinli Ve İzinsiz İlk Kazılar Ve Eski Eserler Yağması”dır. Parthenon kabartmalarının İngiltere’ye (1802), Xanthos eserleri ve Artemis Tapınağı kabartmalarının Fransa’ya (1842), Bergama Tapınağı’nın ve Konya Beyhekim Mescidi mihrabının Almanya’ya götürülmesi gibi birkaç örneğini verdiğimiz, eski eserlerimizin Avrupalılarca yağmalandığı bir dönem anlatılmıştır. Layard, Hogarth, Lawrence, Bell gibi arkeologlar aynı zamanda Avrupa devletlerinin istihbarat elemanlarıydı. Daha sonra Kınık, Ninive, Nimrud, Knidos, Efes, Truva, Meşetta, Bergama gibi Osmanlı Devleti zamanında 1913 yılına kadar yapılan büyük kazıların kısa hikayesi ve buralardan götürülen eserlerden söz edilmiştir. İkinci bölümü olan “Kuruluş Ve Osman Hamdi Bey Öncesi”nde Fatih döneminden itibaren kıymetli eserlerin Aya İrini Kilisesi ve Yedikule’de korunduğundan bahsedilir. Aya İrini’nin 1726 ve 1743 tarihli iki onarım kitabesi vardır. Aya İrini’de Mecma-i Esliha-i Atîka ve Mecma-i Âsâr-ı Atika adlı iki bölümden ibaret ilk müze Fethi Ahmet Paşa tarafından 1846 yılında kurulmuştur. Osmanlı bürokratlarının müze kurulması sırasındaki tutumlarından 1869 ve 1874 tarihli âsâr-ı atîka nizamnâmelerinden bahsedilmiş, 1875 yılında kabul edilen Âsâr-ı Atîka Mektebi Nizamnâmesi’nin maddeleri verilmiştir. “Osman Hamdi Bey ve Yeni Dönem” ise üçüncü bölümde ele alınmıştır. Osman Hamdi Bey’in 1881 yılında müze müdürü olmasıyla Çinili Köşk onarılır, müze kataloğu yayınlanır ve yerli kazılar başlar. 1884 tarihli Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi ile kazıda bulunan eserlerin yurt dışına çıkarılışının yasaklanışı dönemin en önemli olayıdır.

 

Yine Osmanlı dönemindeki müzecilikle ilgili bilgilerin verildiği bir özet Erdem Yücel tarafından yazılmıştır.15 Bu eserde, Türkiye’de Müzeciliğin Başlangıcı bölümünde Konya surlarındaki heykeller ve Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı Sarayı’nda bazı Bizans eserlerini toplatması müzecilik anlamındaki ilk faaliyetler olarak gösterilmiştir. Türkiye’de müzeciliğin başlangıcı olarak 1846 yılı kabul edilmiş, müzenin Çinili Köşk’e taşınması, Dethier ve arkasından Osman Hamdi Bey’in müdürlüğü zamanındaki olaylar anlatılmıştır. Askeri Müze’nin kuruluşu ise 1726 yılındaki Esliha-i Atîka’ya dayandırılır. Osmanlı müzeciliği konusundaki tartışmasız en önemli eser Wendy Shaw’a aittir. Eski eserlerin toplanmaya başlanması, kurulan müzeler, âsâr-ı atîka nizamnâmeleri, Avrupalıların Osmanlı ülkesindeki arkeolojik faaliyetleri, eserlerin teşhirindeki strateji ve Osmanlı yönetiminin müzelere ve arkeolojiye bakışı anlatılmıştır. Bu yüzden yazımızda bu esere diğerlerine göre daha fazla yer verilmiştir. Kitabın en önemli yönlerinden biri, Türk yazarlarda pek görmeye alışmadığımız ölçüde, müzecilikle ilgili faaliyetlerin devletin siyaseti ile ilişkilendirilmesidir.16 Bu kitabı, önemine binaen bölüm bölüm özetlemek istiyorum.

 

“Savaş Ganimetinin ve Eski Eserlerin Toplanması” ile ilgili olarak Türkiye’de müzeciliğin başlangıcı için 1723 ve 1846 olmak üzere iki tarihin önerildiği, başlangıç için İstanbul’un fethi veya Cumhuriyet’in kuruluşu gibi çok farklı zaman dilimlerinin kabul edilebileceği, buna karar verebilmek için koleksiyon ve teşhir kavramlarının açıklanması gerektiği belirtilmiştir. İstanbul’un fethinden itibaren savaş ganimeti silahlar ve Bizans kutsal emanetleri mekan olarak Aya İrini Kilisesi’nin kullanıldığı Cebehane’de saklandı. Bunlar düzenlenmiş değildi ve teşhir edilmiyordu. Hıristiyan tebaaya karşı Osmanlı Devleti’nin egemenliğini hatırlatıyor, teşhir edilmemesi durumunda bile Hristiyan halkın bunların etrafında bir gizem yaratması daha güçlü bir etki yapmasına yol açıyordu. 1730 yılında ise Darü’l-esliha adı verilen Aya İrini tadilat edildi ve Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in kutsal eserleri özel izin alan kişilerin ziyaretine açıldı. Hıristiyanlığın kutsal eserleri Hıristiyan tebaanın gözünde Osmanlı Devleti’ni meşrulaştırdı. İslamiyet’in kutsal eşyaları ise diğer Müslüman devletleri arasında Osmanlı’nın saygınlığını artırdı. Diğer taraftan, Avrupalılar 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarındaki Yunan ve Roma eserlerini toplamaya başladılar. Sebep ise, bu eserlerin şimdiki sahiplerinin kültürlerinin bunların değerlerini anlamaya yetmemesi şeklinde belirtiliyordu. Dolayısıyla bunları barbarların elinden almak medeniyetin gereği idi. Avrupa’nın egemen devletlerine göre Eski Yunan uygarlığı bir ön Avrupa uygarlığıdır ve bu yüzden bu eserlerin bulunduğu Osmanlı topraklarında tarihsel hakları vardı. Bodrum Kalesi’ndeki mimari parçaların Avrupa müzelerine taşınmalarından sonra İstanbul ve Selanik Ayasofya kiliselerindeki bazı antik mimari parçalar Müze-i Hümayun’a kaldırıldı.

 

Eski silahlar ve bazı dinî eşyalar asırlarca Aya İrini Kilisesi’nde saklanmıştı. 1846 tarihli belgeye göre bu tarihteki düzenleme yapılmadan önce burada insan ve hayvan tasvirlerinin yer aldığı bir müze vardı. Ahmet Fethi Paşa kilise alanını ikiye böldü. Zırhların ve silahların olduğu kısma Mecmua-i Esliha-i Atîka, Helen ve Bizans eserlerinin bulunduğu kısma ise Mecmua-i Âsâr-ı Atîka adı verildi. Kilisenin apsisinde daha önce kutsal eşyalar yer alırken Tanzimat sonrası buraya önemli silahların konulması, bir dünyevileşmeyi gösterir. Buradaki Yeniçeri mankenleri 1852 yılında İbrahim Paşa Sarayı’na taşındı, 1868 yılında tekrar geri getirildi. 

 

“Kitab-ı Mukaddes Arkeolojisinin Doğuşu, Rolü ve Helenizm” başlıklı bölümde Shaw’ın iddiasına göre Fırat ve Dicle nehirleri arası önceleri Irak diye anılırken Avrupalılar Mezopotamya adını vererek bölgenin İslam öncesi tarihini İslam döneminden kopardılar. Avrupa’da Yakın Doğu’nun kadim uygarlıklarının mirasçılarının Araplar değil Avrupalılar olduğu şeklinde tarih tezleri üretildi. Bölgenin Müslüman olmayan iki halkı Yunanlılar ve Yahudiler üzerinden bölgenin geçmişi Avrupa ile bütünleştirildi. İslam dünyası bu kurgunun dışında bırakıldı. Avrupa’da “Almanya Yunan kültürünü içsel olarak benimsedi”, “İngiltere’nin yeniden doğmuş kadim Yunan olabileceği” ve Fransa’nın “… kadim uygarlığın cisimleşmiş hali…” olduğu görüşleri dile getirildi. Helenizmin doğuşu oryantalizmin ortaya çıkışı ile eş zamanlı oldu. Üstün bir Batı’ya karşı şehvet düşkünü, yönetilmeye muhtaç bir Doğu vardı. Diğer yandan Avrupa sanat tarihi açısından eski Yunan’ı sömürgeleştirmiş ve geçmişine sahip çıkılmış yeni Yunanistan’ı zor bir duruma düşürmüştü. Stephen Dyson “Antropolojik arkeolojide Jön Türkler atalarını katlederken, klasik arkeolojideki vazifeşinas araştırmacılar atalarına taparcasına saygı gösterir” der. Jön Türklerin aslında klasik arkeolojiye karşı savaşmış oldukları gerçeği pek dikkati çekmemiştir. Osmanlı aydınları Avrupa’nın eski Yunan üstünden kurguladığı ve Osmanlı topraklarının bir kısmında hak iddia eden Yeni Avrupa karşısında bu eserlerin Osmanlı topraklarından çıkması dolayısıyla bir ortaklıkları olduğu görüşünü öne sürerek Avrupa medeniyetinin bir parçası olduklarını göstermeye çalıştılar. Müze-i Hümayun’dan beklenen, Avrupa ile kültürel ortaklığı sağlamasıydı.

 

Shaw “Osmanlı İmparatorluğunda Arkeolojinin İlk Yılları” bölümünde özetle şunları anlatır: 1784 yılında İstanbul’un Fransa büyükelçisi Atina’daki eski eserleri incelemek üzere bir adamı için izin almıştı. 1800 yılında Lord Elgin Atina’da akropolündeki heykel ve mimari parçaları aldığı izinle İngiltere’ye götürdü. 1814 yılında da Cockerell, Egina Adası’ndaki bazı eserleri izinsiz olarak alıp gitti. 1838 yılında da II. Mahmut Asos’tan çıkan eserlerin bir kısmını Fransızlara hediye etti. 1841 yılında ise Fellow Rodos’ta kazıda çıkan bir tapınağı Londra’ya taşıdı. 1846 yılında Mecmua-i Âsâr-ı Atîka’da toplanan eserler muhtemelen Avrupalılar bunlara değer veriyor diye toplanmıştı.

 

1852 yılında Newton Didim’de çıkardığı on iki heykeli, Woods Efes kazısında çıkan eserleri götürdüler. 1870 yılında Truva’yı kazan Schlimann eserleri Avrupa’ya kaçırdı. Kitabın “Mecmua-i Asar-ı Atikadaki Teşhir Stratejileri” bölümünde en dikkat çekici tespit, toplanan eserlerin çoğunun kaydının tutulmamış olmasıdır. Müzedeki sergi Avrupa müzelerindeki gibi bir ilerleme fikrine göre de düzenlenmemiştir. Osmanlılar için önemli olan eserin nasıl sergilendiği değil, esere sahip olduğunu belirterek devletin gücünü göstermektir. “Müze-i Hümayunun Doğuşu” bölümü bu hikayeyi şöyle anlatır: Aya İrini’de iki bölüm halinde açılan müzede eski silahlar bölümü giderek önemini kaybetti ve 1877 yılında ziyarete kapatıldı. Yeni anayasa ile azınlıklara tanınan haklar ve 1877 Rus Savaşı’nın kaybedilmesi silahlar üstünden bir geçmiş kurmada iyi bir tercih olarak görülmedi. Böylece Helen-Bizans eserleri dolayısıyla geçmişe sahip çıkmak öne geçti. Sultan Abdülaziz’in Avrupa ziyaretinin ardından Mecmua-ı Âsâr-ı Atîka’nın adı Müze-i Hümayun olarak değiştirildi.

 

Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın vilayetlere eski eserlerin toplanıp gönderilmesi hakkındaki genelgesi oldukça iyi sonuçlar verdi. Bu aynı zamanda uzak vilayetlerdeki egemenliği pekiştirdi. Müze bir yandan Avrupa’nın sömürgeci kurumlarını taklit etmiş diğer yandan Avrupa’nın Osmanlı topraklarındaki sömürgeci tutumuna karşı bir kurum haline dönüşmüştür. 1874 Nizamnâmesi öncesi, Osmanlıların bu konuda bilgisi olmadığından kazılar konusunda kuralları Avrupalılar koymuştur. 1874 Nizamnâmesi’ne rağmen Osmanlı bu alanda taktik üstünlüğü eline geçiremez. Kıbrıs’tan gelen 83 sandık eseri koyacak yer bulunamayınca Çinili Köşk yeni müze haline getirilerek 1880 yılında ziyarete açılır. Münif Paşa’nın açılış konuşması, ilerlemenin Avrupa’nın tekelinde olmadığını, Avrupalıların kendi geçmişlerini dayandırdıkları eserlerin Osmanlı topraklarında bulunduğunu dolayısıyla Osmanlıların da bu mirasın sahipleri arasında olduğunu vurgular. Nizamnameler çıkarılmasına rağmen uygulamada sıkıntılar yaşanır. Müze idaresinin titizlenmesine karşılık padişah bu konuya karşı ilgisizdir ve Avrupa devletleri arasındaki dengelerde kullanmak üzere, yurt dışına eser çıkarmak yasak olmasına rağmen kazılardan çıkan eserlerin bir kısmını yabancılara hediye eder. 1896 ve 1906 yıllarında Efes kazısından çıkan eserler Viyana Müzesi’ne, bazı eserlerle birlikte Meşetta Sarayı kapısı Berlin Müzesi’ne verilir. 

 

1906 Nizamnâmesi eserlerin denetimine ağırlık verir. Ancak özenli bir sınıflandırma yapılamamıştır. Osman Hamdi Bey’in Fransız hukuk eğitimi aldığı dikkate alındığında düzensizlik, bilinçli bir taktik esnekliğin sonucu olabilir. Tarih ve kültür açısından önemli her şey yasa kapsamındadır. Önceki nizamnamelerde eski kültürlere sahip çıkılmışken bu defa İslami eserlerle yakın geçmişe sahip çıkılarak kültürel zenginlik ve çeşitliliğe vurgu yapılır. Bu durum hem Avrupa’daki Yunan ve Roma kültürüne karşı yerel mirasa önem verme hareketi hem de II. Abdülhamit’in halifeliğin ve saltanatın gücünü kullanma politikası ile de örtüşür. Yeni yasanın daha sıkı hükümlerine rağmen 1908 yılında Milet Pazar Yeri kapısı Almanya’ya verilir.

 

Kritik bir konu, “Eser Toplama Teknolojileri: Demiryolları ve Fotoğraf Makineleri” başlığı ile ele alınmıştır. Demiryolu inşası ve savaşın bu bölgelere yönelmesi bu toprakları siyasetin içine soktu ve arkeoloji, filoloji ve tarih bilim dalları bu siyasete hizmet etti. 1856 yılında İzmir-Aydın demiryolu hattının imtiyazı İngilizlere, 1898 yılından sonra Bağdat Demiryolu hattı imtiyazı Almanlara verildi. İnşaatlar zaman zaman arkeolojik kazı gerektiriyordu ve bu kazılardan çıkan eserler hep ilgili devlete hediye ediliyordu. Bu aynı zamanda bir arkeoloji turizmine de yol açtı. Fotoğrafın icadının hemen arkasından 1840 yılında İstanbul’da fotoğraf stüdyosu açıldı. II. Abdülhamit bir projeyle bütün imparatorluğu fotoğrafla belgeledi. Bunlar manzara, anıtsal yapı, eğitim, sanayi ve askerî alandaki gelişmeler ile çeşitli yörelerden insan kıyafetlerinin fotoğraflarıdır. Sultan bunları modernleştirme projelerinin başarısını kanıtlayan ve çeşitli durumlarda karar almasına yardım eden belgeler olarak kullanır.

 

“Müze-i Hümayun’daki Tarihi Eser Koleksiyonları” diğer bir önemli konuyu anlatır. Avrupa müzeleri eski Mısır ve eski Yunan sanatı ve arkasından Roma, Rönesans ve son olarak modern devletlerin sanatı diye sıralanan ilerleme fikrine göre düzenleniyordu. Avrupa müzeleri 19. yüzyılın sonunda milliyetçiliğin ve emperyalizmin bir parçası haline gelmişti. Osmanlı müzeleri ise farklı bir yol izlemiştir. Çinili Köşk’ün girişine yerleştirilen iki arslan daha önce İngilizlerin Bodrum’dan alıp götüremedikleri arslanlardır ve hemen girişe konularak yabancıların bunları alamadıkları vurgulanmıştır. Eserlerin müzedeki sergilenişi Osmanlı ülkesinin genişliğini ve buralardaki Osmanlı egemenliğini gösterir. Eğitim amacından çok hakimiyet simgesidirler. Uygarlıklarda zaman içindeki ilerlemeyi değil günümüzden geçmişe doğru gidişi vurgular. Avrupa ile ortaklığı gösterme uğruna Müslüman kültür dikkate alınmaz. Avrupa’nın kadim Yunan kültürünü temel alan görüşünü paylaşır ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa devleti ile kültürel ortaklığı anlatılmaya çalışılır. Avrupa da bunu böyle kabul etmek zorundadır çünkü temel aldığı eserler Osmanlı topraklarından çıkmıştır.

 

Avrupa müzelerinde dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanan eserler sömürgeci ve üstün bir kültürü ifade eder. Müze-i Hümayun’daki eserler ise bu toprakların malıdır yani yerlidir. Dolayısıyla milliyetçi isyanların başladığı bir dönemde müze, Osmanlı’nın üniter bir devlet olduğunun göstergesidir. Bursa, Kos ve Bergama’da açılan, Konya, Sivas, Kudüs, İzmir’de açılması planlanan bölge müzeleri müzeciliğin ulusallaştırılması çabasının sonucudur. II. Abdülhamit ile İslam birliği güçlendirilmeye çalışılsa da 1889 yılına kadar müzelerde İslami eserlere yer verilmez. Ancak devlet zayıfladıkça İslam vurgusu önem kazanır. İslam eserlerinin toplanmaya başlanması sömürgeciliğe karşı bir tepkidir. Avrupa müzeleri hem dinî hem de din dışı eserleri yeni düzenin gücünü göstermek üzere kullanır. Oysa Osmanlı Avrupa karşısında zayıftır. Bu yüzden sergiler yeni bir kültürel ilerleme modeli önermez. Toplanan koleksiyonların her biri farklı bir açıdan geçmişe gönderme yapar ve böylelikle bir birlik sağlamaya çalışır. Aynı zamanda Avrupa’ya bir karşı duruştur. Bu eserlerle İslam ve Osmanlı özdeşleştirilir. Diğer yandan bunlar Yunan ve Roma eserlerinin aksine aynı zamanda yaşanılan anı da içine alan sergilerdir. Avrupa müzelerinde coğrafya ve tarihi esas alan sergileme yapılırken Müslüman coğrafyanın eserleri sadece İslam sıfatıyla genellenir.

 

Böylece zaman ve mekân dışı bırakılır yani bu eserlerin ait oldukları yerlerden alınmaları meşrulaştırılır. Askerî Koleksiyonlar bölümünde Yıldız Sarayı Acem Kasrı’nda sadece sultanın gezebildiği bir model müze kurulduğu söylenir. Müzenin odak noktasındaki Sultan Orhan Gazi’nin miğferi, II. Abdülhamit’in Osmanlı hanedanının kuruluş efsanelerine olan ilgisini gösterir. Müzenin teşhir düzeni geçmişin yüceltilmesi yoluyla hanedana bağlılığı güçlendirmede kullanılmıştır. Askerî Müze 1906 yılında Aya İrini Kilisesi’nde yeniden kuruldu.

 

Bina, Osmanlı’nın Bizans’a karşı üstünlüğünün simgesidir. İçindeki silahlar ise şanlı geçmişi hatırlatır. Sergileme modeli diğer müzelerden daha iyidir. Yeniçeriler ve mehter takımı ile ziyaretçi sayısı çoğaltılmaya çalışılır. Apsisteki haçın önüne asılan tuğra, daha önceki Roma-Bizans temelli teşhirden farklı, milliyetçi ideolojinin ürünüdür. Bu süreçte Jön Türklerin katkısı ayrı bir bölümde ele alınır: “Jön Türk Devriminin Ardından İslami ve Tarihi Eserler”. Jön Türk ideolojisi, İslami eserleri milliyetçiliğin ve Avrupa’nın kültürel baskısına karşı direniş amacıyla kullanır. Bunların toplanması için komisyonlar kurulur ve 1914 yılında Evkaf Müzesi ziyarete açılır.

 

Osmanlı topraklarının bir kısmının işgal edilmesinin ardından işgalciler bazı arkeolojik faaliyetlere girişirler. Fransızlar Adana Müzesi’nde bir Fransız müze modeli oluşturur ve bunu işgali destekleyici bir biçime dönüştürürler. Kitap, yazıldığı döneme kadar ortaya konulanlara yeni bilgiler katan, Osmanlı müzeciliği konusundaki en ayrıntılı çalışmadır. Kitabı okuyucu açısından ilginç kılan ise yazarın olanların arka planına dair yorumlarıdır. Sanatın yolu hemen her dönemde politikayla kesişmiştir. Sanat eserlerinden veya bunların kullanımlarından yola çıkarak sanat-politika ilişkisini ortaya koymak da bilimin görevlerindendir. Bu açıdan bakıldığında bütün bu yorumları ciddiye almak gerekmektedir. Ancak bunların bir kısmını doğal olarak her zaman belgeye dayandırmak da mümkün değildir.

 

Yazarın yaptığı yorumun tersini iddia etmek de mümkündür. Mesela Hıristiyanlığın kutsal eserlerinin Aya İrini’de saklanmasıyla hem Hıristiyan tebaaya karşı Osmanlı egemenliğinin hatırlatıldığı, hem de ziyaret edilemeyişiyle bir gizem yaratılarak daha güçlü bir etki oluşturulduğu yorumları doğru olabilir. Ancak bunlar bir belgeye dayanmıyor. Yazar başka bir bölümde kilisenin işgalin bir gün biteceği beklentisinde olduğunu söylüyor. Bu durumda kutsal eserlerin Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olduğunun Hıristiyan cemaate sürekli hatırlatılması Osmanlı egemenliğini pekiştiren bir sonuca da yol açabilir. İstanbul’un alınışından 400 sene sonra mesela Hıristiyan bir esnaf kutsal eserlerin Aya İrini’de saklanmasından ne kadar haberdardır ve kilise cemaate bunu ne kadar hatırlatıyordur, bilmiyoruz. Müzenin Aya İrini Kilisesi’nden Çinili Köşk’e taşınmasında Osmanlı’nın şanlı askerî geçmişine gönderme yapıldığı yorumu yine doğru olabilir. Fakat yazışmalardan asıl niyetin yeni bir müze yapmak olduğu, buna imkân bulunamayınca müzenin Çinili Köşk’e taşındığını biliyoruz. Yani taşınmanın geçici bir çözüm olduğu ve bina seçiminde herhangi bir özel vurgu olmadığı da söylenebilir. Bu bakımdan kitaptaki yorumlar fazla teoriktir ve biraz dikkatle karşılanmalıdır. Ancak bütün bunların yanı sıra eserin, olaylara farklı açılardan bakmaya yönlendiren iyi bir çalışma olduğunu da belirtmek gerekiyor.

 

Kaynak: Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Müzeler Halit ÇAL

Kaynak: Editör: Görsel Haber
Yorumlar
Haber Yazılımı