Haber Detayı
07 Temmuz 2020 - Salı 12:12 Bu haber 176 kez okundu
 
Latin Harfleri’nin Kabulü; Amacına Yeterince Hizmet Edebildi mi?
1 Kasım 1928 tarihinde, 1353 sayılı ‘Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkındaki kanun’ kabul edildi. Bu yasayla, o güne kadar kullanılan Osmanlı Alfabesi’nin yerine; Latin Alfabesi’nin, Türkçeye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi.
TARİH Haberi
Latin Harfleri’nin Kabulü; Amacına Yeterince Hizmet Edebildi mi?

Türkler, 10. yüzyıldan itibaren, İslam dini ile birlikte -eskiden İslam kültürünün vazgeçilmez öğesi sayılan- Arap alfabesini de Türkçe ses sistemine uyarlayarak benimsemişlerdi. Bunu izleyen 900 yıl boyunca, Türkçenin gerek batı (Osmanlı), gerek Doğu lehçeleri, Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi ile yazıldı.

 

 

Türkiye’de, alfabe reformu önerileri; 19. yüzyıl ortalarından itibaren duyulmaya başladı. Öneriler ikiye ayrılıyordu: İlki Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenler; ikincisi ise Latin alfabesinin kabulünü isteyenler. Bu önerilerin gerekçelerine gelirsek… Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçenin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı. Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870′lerden itibaren Türkçenin standart bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi. Latin harflerinin benimsenme gerekçeleri ise birkaç madde olarak, şu şekilde sıralanabilir:

 

 

Batı kültürüne duyulan hayranlık veya Avrupa’nın üstünlüğüne olan inanç, Latin alfabesinin kazandığı prestijin temeliydi. 1850 – 1860′lardan itibaren, Türk aydın sınıfının tümü Fransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fransızca kullanacak kadar, bu dili benimsiyordu. Telgrafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçenin Latin alfabesiyle ve Fransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde, dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda, çoğu zaman bu yazı kullanılıyordu.

 

 

İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet’ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki’ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazandı. Arap yazısı, İslam kültürünün ayrılmaz bir parçası sayıldığı için, bu yazının terk edilmesi, aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi öz benliğini ortaya çıkarması anlamına gelecekti.

 

 

19. yüzyılın son çeyreğinde, İstanbul ve Anadolu’da, Rum ve Ermeni harfleriyle basılan gazete ve kitaplar önemli bir sayı tutmaya başlamıştı. Bu yayınların kazandığı popülerlik, Türkçenin Arap yazısından başka yazıyla da yazılabileceği düşüncesinin benimsenmesine yardımcı oldu. 1908 – 1911′de, Latin temelli Arnavut Alfabesi’nin kabulü ve 1922′de Azerbaycan’ın Latin alfabesini kabulü, Türkiye’de büyük yankı uyandırdı.

 

 

Tüm bunların ardından, ilk reform önerileri gelmeye başladı… Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanması görüşü, ilk kez 1860′lı yıllarda Azerbaycanlı Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atıldı. Ahundzade, ayrıca Kiril alfabesi kökenli bir de alfabe hazırlamıştı. 1908 – 1911 döneminde, Latin esaslı yeni Arnavut alfabesinin benimsenmesi, Türk aydınları arasında da yoğun tartışmalara neden oldu. 1911′de, Elbasan’da hocaların Latin harflerinin şeriata aykırı olduğuna dair fetvasına karşı sert bir polemiğe giren Hüseyin Cahit; Latin esaslı Arnavut alfabesini savunmakla yetinmeyip, Türklerin de aynısını uygulamalarını önerdi. 1911′de, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut kolu, Latin esaslı alfabeyi kabul etti.

 

 

1914 yılında, Kılıçzade Hakkı’nın yayınladığı Hürriyet-i Fikriye adlı dergide çıkan beş imzasız makale, Latin harflerinin yavaş yavaş kullanılmalarını öneriyor ve bu değişikliğin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Ancak dergi, bu makaleler nedeniyle, İttihat ve Terakki iktidarı tarafından yasaklandı. 1911 yılında, Manastır – Bitola’da ise Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayınlandı. Zekeriya Sami Efendi’nin neşrettiği, Eças (Fransızca imlâ ile çıkan, ‘esas’ diye okunan ve Cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin; ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır) isimli gazetesi ise çoktan yayın hayatına başlamıştı…

 

 

Mustafa Kemal de bu konuyla, 1905 – 1907 tarihleri arasında, Suriye’deyken ilgilenmeye başladı. 1922 yılında, Atatürk Halide Edip Adıvar’la, yine bu konu hakkında konuşmuş ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söylemişti.

 

 

Eylül 1922′de, Hüseyin Cahit’in, İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda; Atatürk’e sorduğu “neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?” sorusuna, Atatürk; “henüz zamanı değil” yanıtını vermişti. 1923′teki İzmir İktisat Kongresi’nde de aynı yolda bir öneri sunulmuş, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından; “İslam’ın bütünlüğüne zarar vereceği” gerekçesiyle reddedilmişti. Ancak tartışma basında geniş yer bulmuştu.

 

 

28 Mayıs 1928′de, TBMM, 1 Haziran’dan itibaren resmi daire ve kuruluşlarda, uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yasaya önemli bir tepki gelmedi. Yaklaşık olarak, bu yasayla aynı zamanda da harf reformu için bir komisyon kuruldu. Komisyonun tartıştığı konulardan biri, eski yazıdaki ‘kaf’  ve ‘kef’  harflerinin yeni Türkçe alfabede ‘q’ ve ‘k’ harfleriyle karşılanması önerisiydi. Ancak bu öneri Atatürk tarafından reddedildi ve ‘q’ harfi alfabeden çıkarıldı. Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre; Atatürk “bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz” diyerek zaman kaybedilmemesini istedi.

 

 

Alfabe tamamlandıktan sonra, 9 Ağustos 1928′de, Atatürk alfabeyi; Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Gülhane’deki galasına katılanlara tanıttı. 11 Ağustos’ta, Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos’ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Ağustos ve Eylül aylarında da Atatürk, farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıttı. Bu sürecin sonunda, komisyonun önerilerinde, kimi ekleri ana sözcüğe birleştirme amaçlı kullanılan tirenin atılması ve şapka işaretinin eklenmesi gibi düzeltmeler yapıldı. 8 – 25 Ekim tarihleri arasında, resmi görevlilerin hepsi; yeni harfleri kullanımla ilgili bir sınavdan geçirildi.

 

 

Yeni harf sistemine geçiş öykümüz, kısaca bundan ibaret… Atatürk’ün -şüphesiz- bu en keskin ve zorlu inkılâbının amacı; Türk milletini, daha çağdaş ve ileri bir medeniyet ölçüsüne ulaştırmaktır. Peki, geçen zaman sürecinde, yeni harfler, amaçlanan hedefe ulaşmada gerçekten etkili olabilmiş midir? Yoksa yetersiz kalmış ya da ters istikamette bir etki mi göstermiştir? Atatürk’ün inkılâplarını eleştirmek gibi bir niyet ve cüretimizin olmadığı hususunun, en baştan altını çizelim. Ancak tarihi olayların tümüne, tenkit yolu ile yaklaşmak gerektiğini de unutmayalım. Söz konusu meseleye, yine çift yönlü olarak yaklaşmaya çalışacağız. Kesin bir yargı belirlemek yerine ise son sözü, siz okurlara bırakacağız…

 

 

Öncelikle hep tartışılan okur – yazar sayısının tespiti ve artış oranıyla ilgili olarak şu veriler sunulabilir: 1923 yılında, okur – yazar oranı 2,5 olarak tespit edilmiştir. Harf devrimi yapılmadan, bir yıl önceki nüfus sayımında; 1927 yılında, resmi rakamlara göre bu oran 10,5 olarak belirlenmiştir. Yeni Latin harfleri ile yapılan, 7 eğitim dönemi sonrası ise 1935 yılında, rakamlar 20,4’ü göstermiştir. Aslına bakılırsa, harf devriminden önce, 4 yıl gibi daha kısa bir zaman zarfında da aynı yüzde, fazlası ile yakalanabilmiştir. İlerleyen yıllarda, bu yüzde, çok daha yüksek rakamlara ulaşacak; fakat bunda hızla artan nüfus artışı ve teknolojik gelişmeler de etkili olacaktır.

 

 

‘Yanlış Cumhuriyet / Atatürk ve Kemalizm Üzerine 101 Soru’ kitabının yazarı, Sevan Nişanyan’a kulak verecek olursak: ‘Milli bir seferberlik olarak benimsenen ve olağanüstü bir ısrarla sürdürülen okuryazarlık kampanyasına rağmen, 1927 – 35 yılları arasında, yeni okuma – yazma öğrenenler resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece 10,3’ünü (1927′de okuryazar olmayan nüfusun 11,2’sini) bulmuştur. Oysa örneğin 1960 – 70 yılları arasında okuryazar sayısındaki artış, toplam nüfusun 27,2’si ve 1960′ta okur – yazar olmayan nüfusun 40,1’idir. Bu rakamlar, okur – yazarlık artışında belirleyici olan etkenin harf devrimi olmadığını düşündürmektedir. Harf devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise, harf devriminin, okuryazarlık oranını artırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği olasılığını akla getirmektedir.’ Birçok kişinin, yazarın Ermeni asıllı olması dolayısıyla, görüşlerinin maksatlı olduğunu ve itibar edilemez olduğunu dile getireceğini düşünüyorum. Kısmen haklı olma paylarını göz ardı etmiyor ve fakat yorumlarının objektifliğini de belirtmek istiyorum. Yazara tümüyle katılmak zorunda değiliz; işimize yarayan bilgileri alıp kullanmamız yeterli olacaktır.

 

 

Her şeyden önce, kendimize şu soruyu sormalıyız; Arap harflerini öğrenmek ve bu harflerle okuyup yazmak, gerçekten çok mu zordur? Bu soruya, bir örnekle cevap aramaya çalışalım. Bugün dünyadaki en zor dil ve alfabeler hangileri diye soracak olursak; şüphesiz ki alacağımız cevaplar, Japonca ve Çince olacaktır. Oysa bu dil ve alfabeleri öğrenmek de sanıldığı kadar zor değildir. Tabi ki alfabe yapısı olarak, seslerin, harflerin yanı sıra, hece sistemine dayalı olması çok zorlayıcıdır. Ancak bu milletler, her alanda öz benliklerini korudukları gibi, dil alanında da kendilerini, bugüne dek korumuşlardır. Peki, modern dünyanın gerisinde kalmışlar mıdır? Elbette ki hayır! Bugün bu milletlerin çocukları, hem kendi dillerini icra ediyor, hem de en az bir, belki iki Avrupa dilini de ana dili gibi biliyorlar. Üstelik ikinci dilleri, çok farklı bir alfabe sistemine tabi olmasına rağmen… Bu çocuklar, o çok zor diye bildiğimiz alfabelerinin yanında, farklı bir sistemi de öğrenebiliyorlar. Yani istenildiği takdirde, bu çok güzel bir şekilde başarılabilecek bir iştir. Modern dünyadaki yerlerine gelirsek, Japonya bir teknoloji devi; Çin ise Amerika’yı zorlayan dev bir ekonomi!

 

 

Bir alfabenin, bir dilin, zor olması diye bir şey, söz konusu olamaz. Çünkü her birey, dilini ve alfabesini, doğduğu, büyüdüğü toplumun içinde, yaşayarak öğrenir. Bu neredeyse, içgüdüsel bir olgudur. Bir milletin dili, o milletin evladına zor gelemez. Bunun kesin bir görüş olduğunu düşünüyorum ve aksi bir düşüncenin gerçeklikten uzaklaşacağı inancındayım.

 

 

Ünlü tarihçilerimize kulak verecek olursak; İlber Ortaylı da bunun yanlışlığından hayli yakınan, çözümün ise eski yazının da öğrenilmesi olduğunu vurgulayan isimlerin başını çekiyor. Ortaylı’ya göre; yeni nesil eski dilini, dolayısı ile değerlerini bilmiyor. Yalnızca yazı sistemi değil, dil diyor; çünkü eski yazı sistemi ile birlikte, sonrasında yapılan sadeleştirme çalışmaları da dilimizin içini boşaltmış ve değersizleştirmiş durumdadır. Herkesin yakındığı gibi, bugün insanlar çok az kelime ile kendilerini ifade etmekte ve dilimiz her geçen gün, dağarcığından birkaç sözcük daha yitirmekte… Eski harfler ile birlikte, eski sisteme tabi bir yığın söz öbeği de yok olmuş ve her alanda olduğu gibi dil konusunda da belirli kalıpların içine sıkışıp kalmışız. Ortaylı, günümüzün tarihçilerinin bile büyük bölümünün, Osmanlı Türkçesi’ne vakıf olmadığından, arşivlerle ilgilenmediğinden şikâyetçi. Oysa bir milleti ayakta tutan tarihi ve geçmiş tecrübeleridir. Bizim geçmişimiz ise Osmanlı Devleti’dir ve elimizde yüzyılların bilgi ve birikimi, arşiv belgeleri bulunmaktadır. Ancak eski yazımızı öğrenmeye üşenenler yüzünden, bu birikim öylece yatmakta ve yalnızca azınlıktaki insanlarca, arşiv belgeleri, milim milim incelenmekte ve çok az yol alınmaktadır. Yalnızca tarihçiler değil, her Türk ferdinin, eski yazı dilimizi de öğrenmesi gerekmektedir.

 

 

Belki biraz klişe olacak, ama ne yazık ki hem acı hem de gerçek: ‘Dedelerinin mezar taşlarını okuyamayan nesiller bu ülkede yetişti!’ Oysa İngilizler, 5 asır önce yazılmış; William Shakespeare’in metinlerini, bugün neredeyse olduğu gibi okuyup, anlayabiliyorlar! İleri bir medeniyete doğru gelişme de ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Yani kendinden önce yaşayanın tecrübe ve çalışmalarından faydalanarak; ondan devralarak, onun üzerine çıkarak… Maalesef bugün bizler için aynı şey söz konusu değil. Çünkü bırakın birkaç yüzyılı, daha doksan yıl önce yaşamış büyük dedemizden bile bir mektup kalmış olsa, hiçbir şey anlayamaz, öylece bakarız… Eski bir fotoğrafın arkasında yer alan yazıya; bir aile yadigârınızın üstüne kazınmış iki satıra; eski evinizin duvarına işlenmiş, naif bir dörtlüğe… İşte öylece bakarız; bakar fakat anlayamayız…

 

 

Her şeyi bitiren, bu hale getiren Harf İnkılâbı mıdır yani? Elbette ki hayır! Bu olup bitmiş şey, her şeyin sorumlusu değildir. Niyet itibarı ile de amaçlanan iyi şeyler, fakat sonuçları farklı olmuştur. Bizi bu hale getiren asıl şey, miskinlik olmuştur! Yeni harflere artık herkes alışık, kuşaklar bu harflerle yetişti. Peki, niçin eski yazısını da üşenmeyip öğrenmedi? Asıl sebep, işte budur… Herkes bir, iki yabancı dil öğrenmeye çalışırken, neden eski yazı ve diline de vakıf olmaya çalışmadı? Bunun çözümü, geç kalınmış olsa da ancak bu yolla gerçekleşecektir. Kimliğine, benliğine, tarihine ve o tarihi hazinesine sahip çıkmakla! Yeni nesiller, bu sebeplerle; eski yazı dilini de öğrenmelidir.

 

 

Yeni harflerin kabulünün, yalnızca seküler yapıda bir devlet mekanizmasına geçişin gerekliliği olduğunu var sayabiliriz. Ancak bu yönüyle de bir takım yanlışlara yol açmış olamaz mı? Nasıl mı? Laik bir devlet yapısı oluşturulurken, Arap dünyasından kopmak ve uzakta durmak koşulunu anlayabiliyorum. Ancak bu sayede, etki alanlarının dışına çıkılabilmiştir. Ardından, onlara ait olan her şeyden olduğu gibi, harf sistemlerinden de vazgeçilmiştir. Bunu bir yanlış olarak görmemiz gerekmez. Sonuçta Arap harflerinin de bizim kendimize ait, öz Türkçe bir alfabe olmadığı ortada; hatta keşke öz Türkçeye uygun bir alfabe oluşturulsaymış şeklinde bile düşünebiliriz. Ancak sonraki yıllarda, bu harflerle birlikte, bu kültürden kopan nesiller ile dinimizi ve yazılı hükümlerini hem okuyamayan hem de anlayamayan insanlar yetişti. İşte bu da din tüccarlarının doğmasına; baştaki o gerçek niyetin aksi yönde, feci sonuçları olan gelişmelerin yaşanmasına neden oldu. Yani amaç iyi, sonuçsa felaket… Bugün Türkiye’nin gidişatını beğenenler olduğu gibi, vahim olarak görenler de var. İşte bu gidişatın başlangıç ivmesini, yıllar önce yaşananlar ve alınan kararlar verdi… Konuya dair bu görüşü, bir ek yapmak amacı ve dikkatlerinizi, bir de bu yöne çekmek ve daha geniş bir açıdan bakabilmenizi sağlamak için sundum. Geri kalanını da sizlerin kurgulamanızı tavsiye ediyorum.

 

 

Daha önce belirttiğimiz üzere, amacımız bazı değerlerimizi yargılamak değil, yanlış sonuçlarını vurgulamaktı. Bu sonuçlar, bugün için kaçınılmaz, fakat yarın için değil! Bugün artık yapılanların yanlışlığını dile getirmekten ziyade, doğru bir yol belirlemek gerekiyor. Eski yazımıza geri dönmeliyiz falan demiyorum! Yazımızdan memnunum, bugün için bu konuda yapılacak şey; eski yazımızı da öğrenmek ve öğretmek olmalıdır. Ancak bu şekilde, özümüzden, kimliğimizden kopmaz; bize ait değerlere bir yabancı gibi bakmayız. O değerlerden istifade edebilir ve Atatürk’ün gerçek amacı olan, medeni gelişimi tamamlamış oluruz. Yine O’nun dediği gibi; ‘Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcut’, yani atalarımızdan devraldığımız tecrübe ve mirasta. O mirasa da ancak ve ancak, geçmişimizi reddetmek yerine kabul etmek, sahip çıkmak, ‘anlamaya’ ve korumaya çalışmakla sahip olabiliriz.

 

 

Yazının başlarında belirttiğim gibi, son söz size ait… Tüm bu tarihi gelişmeleri, sonuçlarını ve güncel yorumları bir araya getirin ve amaçlanan yere ulaşmak için, izlenmesi gereken yol nedir; siz söyleyin… Her şey düşünceyle başlar; bize ait olan meselelerin çözümü için de yine ‘bizler’ düşünmeliyiz. ‘Hepimiz düşünmeliyiz!’

Kaynak: Alternatif Tarih

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı