Haber Detayı
29 Kasım 2020 - Pazar 21:58 Bu haber 236 kez okundu
 
Ayasofya Müzesi
4 Kasım 1934’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülen Ayasofya Camii-i Kebiri, 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır.
KÜLTÜR-SANAT Haberi
Ayasofya Müzesi

916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 1935’ten bu yana müze olarak tarihî işlevini sürdüren Ayasofya, dünya mimarlık tarihinin en önemli eserleri arasındadır. Kariye (Khora Kilisesi), Fethiye Camii (Pammakaristos Manastırı), Büyük Saray Mozaikleri ve İmrahor Anıtı (İlyas Bey Camii) Ayasofya Müzesi’nin birimleridir. Ayasofya’nın muhteşem geçmişi ile kıyasladığımızda, Cumhuriyet tarihimiz döneminde son yıllarda telif edilen bir iki önemli eseri saymazsak, Türkçe olarak onun literatür tarihine ekleyeceğimiz fazlaca bir çalışma yoktur. Bu önemli çalışmalardan ilki Türk sanat tarihçilerinin duayenlerinden olan Semavi Eyice’ye aittir.

 

Üç cilt halinde hazırlanan eserin birincisinde Ayasofya’nın inşa tarihçesi ile mimarisi hususiyetleri incelenmiştir. Eserin üç cildi de Türkçe ve İngilizce olarak kaleme alınmıştır. İkinci cildi aynı yıl içinde yayımlanmıştır. Bizans dönemindeki Ayasofya irdelenmiş, mozaik süslemeleri incelenerek genel bilgiler verilmiş ve bugün ayakta kalan mozaikler hakkında da ayrıca yeni bir değerlendirmeye gidilmiştir. Üçüncü cildi ise iki sene sonra yayın hayatına dahil olmuştur. Bu ciltte Türk dönemindeki Ayasofya incelenmiştir. Türk döneminde Ayasofya’ya yapılan iç ve dıştaki eklentiler ile geçirdiği onarım müdahalelerine yakından mercek tutulmuştur.

 

Her üç cildin sonunda araştırmacılar ve meraklıları için iyi hazırlanmış kaynakçalar bulunmaktadır. Hiç şüphesiz Cumhuriyet tarihimiz döneminde Ayasofya’nın tarihi ile ilgili en kapsamlı ve teferruatlı çalışma Ahmet Akgündüz, Said Öztürk ve Yaşar Baş’ın ortaklaşa hazırladıkları Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya isimli devasa eserdir. Bu eserin kıymetiyle orantılı olarak, ayrıntılı tanıtılması ve değerlendirilmesinde fayda görüyoruz. Müellifler ilk olarak, Ayasofya çalışmalarının daha çok batılılar tarafından Bizans Ayasofya’sı üzerinde yoğunlaştığını, bunu da tabii karşılamak lazım geldiğini, zira Hristiyanlık gayreti ve saikinin bu yöne doğru ittiğinin tespitlerini okuyucuyla paylaşmaktadırlar. Yazarlar yine, yabancıların, Ayasofya üzerine yaptıkları araştırmalarının neticesinde çok sayıda kitap ve makale kaleme almalarına rağmen, bu neşriyatta Ayasofya’nın sadece bir Bizans kilisesi özelliği içerisinde “inceden inceden işlenmesine mukabil”, Türk döneminde yapılan bakım-onarım ve ilave edilen Türk eserleri hakkında dağınık ve pek az malumata yer verildiğine işaret ederler ve şu tespitte bulunurlar: İşin hakikati şu ki, Ayasofya’nın mimari muhtevasını kavramaya yönelenler, bu yapının sonradan bir Osmanlı camii olarak ele alınışındaki problemlere pek eğilmemiştir. Dolayısıyla Osmanlı Ayasofya’sına dikkatle eğilen detaylı ve müstakil bir esere bile tesadüf edilememektedir. İşte bu tespit ve endişelerin neticesinde müellifler zikri geçen eseri kaleme almışlardır. Bu hacimli çalışmaya rağmen yine de tedbiri ve alçak gönüllüğü elden bırakmayarak ve hazırlanan kitabı Osmanlı Ayasofya’sını anlatmakta “mütevazı bir adım” olarak değerlendirmekte, “bu konudaki eksikliği bir nebzecik giderebilme arzusunu” taşımaktadırlar. 

 

Eserin sadece kaynakçası incelendiğinde, nasıl büyük bir hazırlığın sonunda kaleme alındığı çok iyi anlaşılmaktadır. Eser, kaynak bilgisi girişi ve üç bölümden oluşmaktadır. Kaynak bilgileri kısmında Latince, Yunanca veya başka lisanlarda Farsçaya, daha sonra muhtelif zamanlarda Türkçeye çevrilmiş Ayasofya risaleleri hakkında değerlendirmeler yapılmış ve bu kaynakların mahiyetleri tanıtılarak bir ilk gerçekleştirilmiştir. Kitabın yazımı sırasında yararlanılan diğer Osmanlı kaynakları, arşiv belgeleri ve başka kaynaklar hakkındaki değerlendirmeler yine bu bölümde yer almıştır.

 

Ayasofya’nın Bizans devrindeki serüveni eserin ilk bölümünü oluşturmaktadır. Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere, bilhassa yabancı bilim adamlarınca bu konuda yeterince çalışma yapıldığından, bu bölüm eserin sınırlarının elverdiği ölçüde işlenmiş, Türk ve batılı çağdaş araştırmacıların değerlendirmelerine birlikte yer verilmiş ve bu bilgiler Osmanlı devri Ayasofya risalelerindeki bilgilerle karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda bu bakış açısıyla bazı efsanelere okuyucunun dikkati çekilmiştir.

 

Ayrıca bu bölümde, Ayasofya’nın inşası, muhtelif devirlerde yıkılışı ve yeniden yapılışı ile bazı önemli olaylar işlenmiştir. Yine aynı bölümde Ayasofya’nın mimari özelliği ve mozaikleri hakkında genel değerlendirmeler yapılmıştır. İkinci bölümün önemli bir kısmını ise Osmanlı devrinde Ayasofya’nın iç ve dış çevresine eklenen eserler ile bunların tamir-bakım çalışmaları teşkil etmiştir. Burada Osmanlı padişahları tarafından yapılan ekler ve önemli onarım çalışmaları gösterilmiş, her padişah devrinde, hatta her yıl bu mabedi ve eklerini ayakta tutabilmek için yapılan harcamalara dikkat çekilmiştir.

 

Ayasofya ve müştemilatında bulunan bütün kitabeler ve hat yazıları okunmuş, Arapça ve Farsça olanların Türkçeye tercümesi yine bu bölümde yer almıştır. Ayasofya’nın camiye tahavvül edildikten sonra bu yapının ayakta kalabilmesi için Fatih Sultan Mehmed Han tarafından hazırlatılan meşhur vakfiyenin hangi şartlar içinde bulunduğu ve bunun tercümesi ile gerekli yerlerde dipnot açıklamaları yine bu bölümde yer almaktadır. Ayasofya Camii Vakfı’nın gelir ve gider muhasebeleri yine burada verilmiştir. Sadece bu kısmı dikkatlice tetkik etmek bile Osmanlı zamanındaki vakıf işletmeleri hakkında bize çok kıymetli bilgiler sunmakta, o dönemle ilgili kanaatlerimizin oluşmasında müthiş yardımcı olmaktadır. Yine bu bölümde Osmanlı Devleti siyasi, dinî ve sosyal hayatında Ayasofya’nın yeri ve önemi vurgulanarak örnekler verilmektedir. Ayasofya’nın gerek Bizans gerekse Osmanlı dönemlerine ait efsaneleri geniş bir literatür oluşturmaktadır. Bu konu da ihmal edilmemiştir. Yerli ve yabancı birçok seyyahın gözlemleri ve ayrıca Rumlar başta olmak üzere Hristiyan dünyasından önemli şahsiyetlerin Ayasofya hakkındaki düşünceleri yine bu bölümün konuları arasında yer almıştır.

 

Kitabın son bölümü ise Ayasofya Camii-i Kebir’in müze haline getirilmesine ayrılmıştır. Ancak yazarlar, Bizans ve Osmanlı devri hakkında bilgi ve belge bulmakta güçlük çekmezken, Cumhuriyet devri belgelerine ulaşmada problemler yaşadıklarını, bu sebeple bürokrasiyi aşabildikleri ölçüde elde ettikleri bilgilerle Ayasofya’nın müze oluş süreci ve sonrası hakkında bilgi vermeye çalıştıklarını, şikayet babında, çeşitli yerlerde dile getirmekten imtina etmemişlerdir. Hemen belirtmeliyiz ki, bu kadar kapsamlı bir eserin tanıtılması ve değerlendirilmesi belki yeterli bulunmayabilir. Ancak Ayasofya’nın hikayesini bilmek isteyenlerin temel başvuru kitapları arasında ilk sırada bu eserin yer alması gerektiğini hemen belirtmeliyiz.

 

İstanbul’un çeşitli müzelerinde müdürlük görevi ifa eden Sabahattin Türkoğlu’nun kaleme aldığı Ayasofya’nın Öyküsü isimli çalışmanın ortalama bir okuyucu için hazırlandığı anlaşılmaktadır; rahat bir üslupla yazılmış, Ayasofya hakkında merak edilen konuların seçilmesine dikkat edilmiştir. Kitapta yer yer gravür, karakalem eskizleri ve fotoğraflar mevcuttur. Okunmasını daha da kolaylaştırması için Bizans ve Osmanlı dönemi Ayasofya ile ilgili çeşitli ilginç hikayelere yer verilmiştir. Ancak müellif gerek gördüğü yerlerde dipnotlar vermeyi de ihmal etmemiştir. İkonalar Hristiyanlık tarihinde farklı bir yere sahiptir.

 

Ayasofya’daki ikonaların ise kendisince bir hikayesi vardır. Bu hikayeyi müzenin uzmanlarından Şinasi Başeğmez kaleme almıştır. 1964 yılında Ayasofya’da göreve başlayan yazardan, Milli Eğitim Bakanlığınca -o yıllarda Müzeler ve Anıtlar Genel Müdürlüğü bu bakanlığa bağlıydı- Türkiye coğrafyasındaki kiliselerde bulunan ikonaların tespitinin yapılması istenmiştir. Bu çalışmanın neticesinde ise bunların kiliselerde korunmasının zor olacağı kanaatine varılmış ve hiç değilse en kıymetlilerinin Ayasofya Müzesi’ne getirilmesi görüşü Bakanlığa bildirilmiştir. Bundan sonra ikonaların bir kısmı Ayasofya Müzesi’ne taşınmıştır. Eserin ilk sayfalarında ikonaların ortaya çıkışı ve yapılışı hakkında bilgi verilir.

 

Daha sonra Ayasofya’da bulunan ikonalar hususunda açıklamalara geçilir. Müzenin bir diğer eski mensubu ve müze müdürü olan Erdem Yücel’in neşrettiği kitap ise daha çok bir rehber niteliğindedir. Eserin dikkat çeken en büyük hususiyeti, Ayasofya rehberi türündeki kitaplarda, genelde Ayasofya’nın bir cüzünü oluşturan beş türbeye yer verilmediği halde Yücel’in bu boşluğu doldurmasıdır. Öyle ki beş Osmanlı padişahının yattığı ve Mimar Sinan, Davut Ağa ile Dalgıç Ahmet Ağa gibi büyük mimarların eserleri olan bu türbeleri zikretmeden geçen her Ayasofya kitabı bizce nakıs kalmış demektir.

 

Ali Kılıçkaya’nın hazırladığı Ayasofya ve Kariye isimli rehber kitap ise Ayasofya’dan çok Kariye Müzesi’yle ilgilidir. Kariye’nin tarihi, mimarisi, mozaik ve fresklerinin önemi, planı ve mezarları kitabın ana başlıklarıdır. Bir gezi el rehberi şeklinde hazırlandığından çekici olması için fotoğraf bakımından zengindir. Bir diğer rehber kitap türü ise komisyonca hazırlanmıştır. En büyük özelliği, Ayasofya’nın bütün birimlerinin tanıtımına yer vermesidir. Arkeoloji ve Sanat Yayınları uzun zamandan beri kalitesinden taviz vermeyen bir kuruluştur. Nitekim Ayasofya üzerine yayımladığı eser de bunlardan biridir. İngilizce olan eseri Handan Cingi başarıyla tercüme etmiştir. W. Eugene Kleinbaver’in “Lustinianos’un Kilisesi”, Antony White’ın “Bizans Dönemi Mozaik Süslemeleri” ve Henry Matthews’in “Onbeşinci Yüzyıldan Günümüze Ayasofya” isimli makaleleri doyurucu ve özlü bilgilerle doludur. Eserin kaliteli fotoğraf çekimleri ve planları da çarpıcıdır.

 

Ayasofya Müzesi’nin bağlı olduğu devlet kurumu olan Kültür ve Turizm Bakanlığının Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınları arasında çıkan 600 Yıllık Ayasofya Görünümleri ve 1847-49 Fossati Restorasyonu isimli çalışma, Bakanlık ile İsviçre’nin Bern Üniversitesi Sanat Tarihi Enstitüsü’nün işbirliği ile 25 Eylül-5 Kasım 2000 tarihleri arasında Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde düzenlenen ve kitapla aynı konulu serginin bir mahsulüdür.

 

Büyük boyda hazırlanan çalışmada, Ayasofya’nın çeşitli dönemlerine ait gravür ve yağlıboya fotoğrafları ile Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Devleti’nin başta İstanbul olmak üzere Bursa gibi şehirlerindeki tarihî Osmanlı yapılarını restore eden -bugün hâlâ ifa ettiği restorasyonlar tartışılmaktadırFossati’nin, Ayasofya gravür resimleri ve restorasyonla ilgili çizimleri yer almaktadır. Kıymetli bir başvuru eseridir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile Topkapı Sarayı Müzesi’nde olduğu üzere Ayasofya Müzesi’nin de bir yıllığı mevcuttur. İlk defa 1959’da neşredilen yıllık, Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanmıştır. Daha çok Ayasofya’nın kısa bilgilerle tanıtılmaya çalışıldığı bu sayıda ayrıca müzenin 1957-58 seneleri çalışma ve araştırmalarına değinilmiştir. 

 

İkinci sayısında, Ayasofya’da bulunan yeni bir mozaik, Fethiye Camiindeki onarım çalışmaları, Bizanslılarca kullanılmış antik bir lahit kapak ile 1959-60 yıllarında Ayasofya’da icra edilen çalışma ve onarımlar, temel başlıkları meydana getirmiştir. Üçüncü sayısı 1961, dördüncüsü 1962, beşincisi 1963, altıncısı 1965, yedincisi 1966 senesinde yayımlanmıştır. Sekizinci sayı 1969’da yayımlanmış ancak daha önceki sayılarda İngilizce metin derginin sonunda verilirken bu sayıda Türkçe metin ile İngilizce metinler birbirini takip etmiştir. 14 yıl yayımına ara verilen yıllık 1983 yılında yeniden yayımlanmaya başlanmış ve bu sefer sadece Atilla Arpat’ın makalesi Türkçe ve İngilizce olarak yer almıştır.

 

Onuncu sayıyı 1985’te çıkaran müze, ilk defa bu sayıda yabancı bilim adamlarına da sayfalarını açmış ve İngilizce ile Almanca lisanında makaleler yayımlanmıştır. Müze on birinci sayıyı yayımlamak için beş sene beklemiştir. Yine Türkçenin yanında İngilizce ve Almanca makalelere yer verilmiştir. On ikinci sayı 1992 yılında yayımlandığında, bir sene önce Ayasofya Müzesi Müdürlüğünce Ayasofya için gerçekleştirilen Uluslararası Bilimsel Kongre’de sunulan bildiriler yer almıştır. Bütün bu sayıların muhtevası, yukarıda iki sayıda değindiğimiz konular çerçevesinde gerçekleşmiştir. Ayasofya Müzesi Yıllığı’nın 13. sayısı uzun bir aradan sonra 2010 yılında çıkmıştır. En kapsamlı sayısıdır. 22 makaleden oluşan yıllık 435 sayfaya ulaşan hacmiyle 18 yıllık aranın verdiği boşluğu doldurmaya çalışır gibidir. Bu sayıda doğrudan Ayasofya’yı ilgilendiren araştırmalara yer verilmiş, dergi akademik bir üsluba geçiş yapmıştır. Bunda Ayasofya müze başkanı olan Doç. Dr. A. Haluk Dursun’un büyük etkisi olduğu şüphe götürmemektedir.

 

İtalya, Yunanistan ve Almanya uyruklu araştırmacıların makaleleriyle katkı verdiği yıllığa kapak fotoğrafı olarak, Ayasofya’nın Doğu Roma döneminden kalma mozaiklerinden meydana gelmiş, Sultan Abdülmecid tuğralı madalyon levha seçilmiştir. Bu madalyon levha hakkındaki bilgileri ise bir Ayasofya uzmanı olan Prof. Dr. Semavi Eyice kaleme almıştır. Ayasofya gerek Hristiyanlık gerekse İslâm dönemlerine ait çeşitli efsanelere sahiptir. Bu efsanelerle ilgili çeşitli zamanlarda bazı makale veya kitapçıklar kaleme alınmışsa da bunların hepsinin fevkinde, Ferhat Aslan’ın önce doktora tezi olarak hazırlanan sonra ise neşredilen Ayasofya Efsaneleri isimli çalışması ön plana çıkmaktadır.

 

Eser İngilizce olarak da basılmıştır. Çalışma giriş ve beş bölümden oluşmuştur. İlk bölümde, Ayasofya mabedi etrafında teşekkül eden efsanelerde var olan tarihî kökenlerin fark edilebilmesini sağlamak amacıyla, Ayasofya’nın tarihî ve mimari özelliklerinden efsanelerine zemin hazırlayan yönlere dikkat çekilmiştir. İkinci bölüm daha çok akademik, teknik muhtevalı olup ayrıca burada Ayasofya efsanelerinin özellikleri, tasnifi, işlevleri ve anlatıcı unsuru ele alınmıştır. Üçünce bölümde, Ayasofya efsaneleriyle ilgili yazılı, sözlü ve elektronik Türkçe kaynaklar değerlendirilmiştir. Dördüncü bölüm aslında en merak edilen kısmı oluşturur: “Ayasofya etrafında neden bu kadar çok efsane teşekkül etmiştir?” Yazar bunların sebeplerine inmeye çalışmıştır. Son bölüm ise, Ayasofya efsaneleri ve bu efsanelerin incelenmesine ayrılmıştır ki kitabın esas unsurunu burası meydana getirmektedir. 2006 Mart ayından itibaren Ayasofya Müzesi Başkanlığı ile birlikte 2009 Temmuz ayından beri Ayasofya Müzesi Müdürlüğü görevini de yürüten Doç. Dr. A. Haluk Dursun, bu tip görevlerde bulunan idealist kişilerin hedefleri içinde yer alan, birimiyle ilgili sadra şifa olacak yazılı bir eser bırakmak emelini yerine getirmiştir. Dursun’un Ayasofya Müzesi Kültür Envanteri isimli kitabı birçok eksikliği doldurmuştur. Kitap Ayasofya ve birimleri ile ilgili her şeye yer vermiştir. Öyle ki, mabedin bahçesi, ağaçları, kedileri, köpekleri ve hatta kuşlarını bile ihmal etmemiştir. Ancak, isminden de anlaşılacağı üzere bu eserin bir “envanter” çalışması olduğu da unutulmamalıdır. Ayasofya üzerine yapılan iki doktora çalışması kıymeti haizdir. Birini yukarıda tanıttık.

 

Bu çalışmanın prensibinde müzeler ile ilgili doktora veya yüksek lisans çalışmalarının tanıtımı ve değerlendirmesi olmamakla beraber, Ayasofya üzerine o kadar az çalışma yapılmıştır ki, bu doktora tezini es geçmenin doğru olmayacağına inandık. Bir süre İstanbul Anıtlar ve Rölöve Müdürlüğü mimar kadrosunda bulunan Hasan Fırat Diker’in “Belgeler Işığında Ayasofya’nın Geçirdiği Onarımlar” isimli doktora çalışmasında Ayasofya’nın tarihi boyunca geçirdiği onarımlar araştırılmış, bu kapsamda olan resmî belgeler ve yazma eserler ile görsel malzemeler incelenmiştir.

 

Böylece yapının sorunlarına inilerek bu anlamda bazı tespitlerde bulunulmuş ve Ayasofya’nın geleceği adına bazı teklifler getirilmiştir. Yazarın bir dönem Ayasofya’dan sorumlu mimarlardan olduğunu bilirsek, meselelere hakka’l-yakîn vukufiyete sahip bulunduğunu ve doktora tezi ötesinde bir çalışmaya imza attığını iddia edebiliriz. İstanbul’un bir diğer müze sarayı olan Yıldız Sarayı Müzesi, Sultan II. Abdülhamid’in 1909 yılındaki halinden sonra makûs bir talih yaşamıştır. Önce yağmalanmış daha sonra ise son iki Osmanlı padişahı devrinde pek rağbet görmemiştir.

 

Kaynak: Editör: Görsel Haber
Yorumlar
Haber Yazılımı