Haber Detayı
11 Temmuz 2020 - Cumartesi 10:41 Bu haber 168 kez okundu
 
Ayasofya Camisi
Danıştay'ın kararı sonrası Ayasofya'nın müzeden cami statüsünü geçmesi sonrası tarihi geçmişi büyük bir merak uyandırdı. İşte Ayasofya'nın tarihi geçmişi
KÜLTÜR-SANAT Haberi
Ayasofya Camisi

        BÜYÜK AYASOFYA CAMİİ
 


İstanbul'u alarak Osmanlı İmparatorluğunun başkenti kılan Fatih Sultan Mehmet'in insanlığın ortak kültürüne en büyük katkısı, Ayasofya'yı özel koruma altına alması oldu. Fatih Sultan Mehmet, bu kentteki bütün din ve kültürlere saygılı bir liderdi. O yüzden Bizans'ın kurumlarını korumayı başardı. Sadece Ayasofya'ya 4 minare koyarak onu cami yaptı. Yıllar içinde ise Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğunun özel koruma programlarıyla güçlendirildi ve yaşadığı bütün depremlere karşın bugünlere gelmeyi başardı.
 
   

 

İstanbul, takvimlerin 1453 yılını gösterdiği günlerde Osmanlı İmparatorluğunun genç padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilene kadar Konstantinopol adını taşıyordu. Eğer bu kentin tarihine ilişkin detaylarına girersek tahminlerinizin çok ötesinde zamanınızı çalabiliriz. Bu nedenle İstanbul'un taş devrinden bu yana insanoğlunun yerleştiği bir bölge olduğunu, bu kentin topraklarında yer alan Antik Çağ uygarlıklarından Hititlerin M.Ö 1500'lü yıllarda, Feriklerin M.Ö 600'lü yıllarda aynı dönemde bölgeye gelen Antik Yunan uygarlıklarının da bugün Kadıköy olarak adlandırılan bölge olduklarını hatırlatalım. 

 

 

 

İstanbul'un günümüze kadar uzayan esas öykününse dönemin büyük kentleri Atina ve Megara'dan liderleri Bizas önderliğinde kentin Avrupa yakasındaki topraklarına gelenlerin ilk kazmayı M.Ö 667 yılında vurmaları ile başladığı biliniyor. Bizantion adını alan bu stratejik koloni, boğazlardan geçen ticaret gemilerinden sağladığı vergilerle büyüyüp gelişir. Bu nedenle de tarih içinde Lidya, Pers, Atina ve Makedonlardan tarafından işgal edildi.

 

 

 

M.Ö 64 yılında artık Roma İmparatorluğunun Bizantion isimli kentidir. Günümüzün İstanbul'a doğru yükselişini ise M.S 324 yılında dönemin Roma İmparatoru Konstantinos'un başkenti Roma'dan İstanbul'a taşıması ile başlar. Bu karardan sonra büyük imar çalışmaları yaşayan kent, resmi Roma yazışmalarında "Yeni Roma" diye anılsa da imparatorun adından dolayı Konstantinopolis adı tercih edilir. İşte Sultanahmet'e gelip Ayasofya ile karşılaşmak Konstantinopolis olarak adlandırılan tarihi kentle de buluşmak demek. 

 

 

 

Cankurtaran Mahallesi, Babı Humayun Caddesi numara 2/2'dedir. İstanbul'un, Fatih Sultan Mehmet ta­rafından alınışının bir alameti ve bir sem­bolü olan Ayasofya Camii kiliseden çevril­diği halde adı değiştirilmeyen tek abidedir.

 

 
Ayasofya'nın bir kilise olarak 15 Ekim 360 tarihinde yapılmış olduğu söylenir. Bir ayaklanma sırasında 20 Haziran 404'de ya­kılmış ve 416 yılında ibadete açılmıştır1. Yi­ne bir ayaklanma sonucu 532 tarihinde ye­niden yakılmış ve aynı yılın 23 Şubatında İmparator Justinyen tarafından Küdüste Hz. Süleymanın yaptırdığı mabetten daha büyük ve daha süslü olmasını düşünerek yaptırmaya başlamış ve yapı 27 Ocak 537'de bitirilerek bir törenle ibadete açıl­mıştır.

 

 

 

Daha birçok tamirler ve değişiklikler­le 29 Mayıs 1453 yılına gelen Ayasofya, bu tarihte cami haline getirildi. Güneşin doğ­duğu tarafa bakan absid (Mihrap) Kâbe'ye döndürülerek yeni bir mihrap yapıldı. Muhtemelen batı tarafında ve kubbenin ke­narında bulunan kubbeciklerden birinin üst kısmı delinerek buraya tahta bir mina­re oturtuldu.

 

 
Bundan sonra da şimdi tuğla minare diye anılan güneybatıdaki minare inşa edildi2.Kuzeydoğu yönündeki ince minare Sul­tan Bayezid döneminde yapıldı. 1506 yılında Camide bulunan Bizans Mozaikleri bada­na edilerek kapatıldı. Peçeviye göre Sultan Selim camiin büyük kubbesine ihtiyaten büyük ayaklar, iki minare ve iki âli medre­seler ile kendileri için bir türbe yaptırılma­sını emretmişti3.Minber 16. yüzyıl işidir. Bütün devirlerde cami devamlı olarak tamir ve imar olunmuş, kiliseden değiştirilmiş camilere tatbik edilen usulle, o zindan gibi havasız ve karanlık yan cenahlara pencereler açıl­mıştır 4.
 

 

Sultan I. Mahmut 1739 yılında binaya bitişik olan ve içinde otuz bin kitap bulunan kütüphaneyi, 1740 yılında 18. yüzyıl Türk Mimarisinin güzel bir örneği olan şadırva­nı ve 1742 yılında da muvakkithane ile Sıbyan mektebini yaptırttı.
 

 

Ayasofya'nın Osmanlı dönemindeki en büyük tamiri 1847-1849 yılları arasında ya­pıldı. Bu iş İtalyan - İsviçreli mimar G. Fossati'ye verilmiş ve yıkılmak üzere olan bina büyük masraflarla onarılmıştı5.

 

 
Ayasofya tek kubbeli bir basilikadır. Bir orta şahın ikiyan şahın bir mihrap ile birer iç ve dış son cemaat mahallinden meydana gelir. Binanın mihraptan impa­rator kapısına kadar uzunluğu 79,29 metre­dir. Bunlara iç ve dış son cemaat mahalleri ' eklenecek olursa 100 metreye yaklaşır.
 

 

 

Kubbe yüksekliği 55,6 metre ve çapı 67,70 metredir. Kubbe kasnağı 4 pandantif vası­tasıyla dörtgene çevrilir ve 4 büyük kemer vasıtasıyla 24,30 metre yüksekliğinde olan 4 asıl ayağa dayanır6.
 

 

Camiin asıl sahnını kaplayan beyaz mermerler, Marmara adalarından, da­marlı pembe mermerler Afyonkarahisar'dan, porfirler mısırdan, yeşil Somakiler de Teselya ve Mora'dan sarı mermerler Ceza­yir'den, kırmızı porfir sütunlar da çeşitli eski mabetlerden getirtilmiştir.
 

 

Ayasofya'nın bu günkü yazıları, Ka­zasker Mustafa İzzet Efendinindir. 7,50 metre çapında dairevi çerçeveler içinde bulunan bu yazılar gereğinden fazla büyük görünmekle birlikte çok değerlidir.
 

 

 

Minberin kuzey tarafındaki geçitte ol­dukça güzel çinilerle süslenmiş bir duvar ve yine çiniden küçük bir mihrap vardır. Yan sahanlarda bütün tavan altın zeminli mozaiklerle kaplıdır. Yan duvarlar renkli mermerdendir, içteki son cemaat mahallinin tavlanı mozaik ve iki yan duvarları renkli taşlarla süslenmiştir. Kuzeyinde ve güneyinde birer kapı vardır. Kuzeydeki bahçeye, güneydeki ise bu günkü giriş ka­pısına açılır. Buradan asıl binaya dokuz kapı ile girilir. Bu iç mahalden dışarıdaki son cemaat mahalline de beş kapı ile geçi­lir. Kilise zamanında burası vaftiz edilme­mişlere mahsus bir yerdi.
 

 

  Söylendiğine göre Ayasofya'ya Kadir geceleri altı bin kadar kandil yakılırmış. Eski kandillerden hiç bir örnek kalmamış­tır. Fatih Sultan Mehmet'le başlamak üze­re Sultanların Kadir gecelerinde teravih namazını Ayasofya'da kılmaları bir gele­nek olmuştu. Kadir gecesinde Ayasofya Camiinde namazı camiin birinci İmamı de­ğil Hünkâr İmamı kıldırırdı.

 

 
  Bayram namazlarını da Ayasofya'da kılmak camiin tarihi boyunca bütün Müslümanlar için heyecanla özlenen bir iba­detti7.
 

 

Fatih Sultan Mehmet, bu camiin Fatih Camii ve İstanbul'daki diğer camiler ile bir arada tanzim edilmiş vakfiyelerinde Ayasofya için kalabalık vazifeliler tayin et­miş, bunlara cömertçe vazifeler belirle­miştir. Ayrıca bedeni çürük ve dengesi bo­zuk yapıyı ayakta tutabilmek için büyük vakıflar te'sis etmişti. Burada, sayıları ol­dukça fazla imam, müezzin, vazifedarlar ve kayyımlar bulunduğu ifade edilmekte­dir.
 

 

Medreseye gelince, Aasofya'daki Fa­tih Medresesi, dış narteks (son cemaat ye­ri) e açılan esas kapılara karşı durunca, soldaki çıkıntı kütlenin hizasından başla­yıp soğuk çeşme sokağında, ihata duvarına kadar uzanıyordu. İlk yapının camiye biti­şik olmadığı ve orada binanın kuzey yüzüyle medrese arasında çatılı bir yol bulundu­ğu anlaşılmaktadır.Fatihin semaniye medreselerini toplaması üzerine öğ­retimi bir yerde toplanması burayı bir süre için metruk bırakmış, fakat II. Beyazid dö­neminde tekrar açılmıştı. Ekrem Hakkı Ayverdi'nin dilinden ifade edersek: 1934 yılında Ayasoyfa'nın müze haline getirilmesinden sonra müze müdürü tara­fından 1935 yılında ortadan kaldırılmış ve iz kalmaması için temelleri dahi sökülmüş­tür"8.
 

 

Ayasofya haziresinde tarih sırasına göre ilk türbe, Mimar Sinan'ın en güzel eserlerinden olan II. Selim türbesidir. Ay­rıca Mimar Davut'un eseri olan III. Murat türbesi Dalgıç Ahmet'in eseri olan III. Mehmet Türbesi ile, Şehzadeler ve Sul­tan I. Mustafa, Sultan İbrahim türbeleri bulunmaktadır. Bu türbelerden her birinde Sultanların yakınları da yatmaktadır9. Ayasofya Camii, 1934 yılında müze hali­ne çevrilmiş ve halen aynı amaçla kullanıl­maktadır.
 

 

 

  Bugün ise, 1991 yılında halka açık bir mescid haline getirilmiştir. Ezanlar tek minareye konan hoparlörle okunmaktadır. Son cemaat yeri olmayan mescidin, mihrap ve minberi ahşap olup, giriş ve sağa uzanan kısım erkeklerin, karşısındaki oda bayanların namaz kılma yeri haline getirilmiştir.
 

 

 

l. İstanbul Ansiklopedisi, c.III, s.1439 y.d.
2.  A.g.e., s.l445,Hadika, c.I, s.3.
3.  İstanbul Ansiklopedisi, s. 1446.
4.  E.H. Ayverdi, Os. Mim. Fatih Devri c. III, s.318.
5.  İstanbul Ansiklopedisi, c.III, s.1446.
6.  A.g.e., 1448 - 1449.
7.  İstanbul Ansiklopedisi, c. III. s.1451, 1462.
8.  E.H. Ayverdi, Os. Mim. Fatih Devri, c. III, s. 318-321.
9.  Tahsin Öz, İstanbul Camileri c.I, s.29-30.
10. TRT Ardan Zentürk'ün sunduğu İstanbul Programı
 
       

 

KÜÇÜK AYASOFYA CAMİİ
 

 

Küçükayasofya mahallesi, Küçük Ayasofya Camii Sokak 20 numarada bulunmaktadır. Kendi adıyla anılan semtte bulunan Küçük Ayasofya Camii'nin asıl adı Sergios Bakkhos olan ve İmparator Justinianos (527-565) tarafından yaptırılan kiliseden camiye verilmiştir. Vakıf sahibi Babüssââde Ağası Hüseyin Ağadır1. Bu zat, kiliseye beş kubbeli bir son cemaat yeri, bi­nadan ayrı duran bir minare ile, camiinin içine bir müezzin mahfili, minber ve mih­rap eklenmiştir2. Aynı baninin Çarşıkapı civarında bir camii daha vardır3.
 

 

Küçük Ayasofya Camii 30x34 boyutla­rında bir alanı kaplamaktadır. Kubbe 19 metre yükseklikte ve 8 köşeli bir kasnağa oturmaktadır. Son cemaat yeri beş sivri kemerli olup üzeri kubbelidir. Sütun baş­lıkları bakla validir ve en sağdaki farklıdır. Orta kubbe köşelikleri stalâktitlidir. Ke­merlerde eski süslerin kalıntıları vardır. Camiin öndeki cümle kapısı beyaz-pembe mermerdendir. Bu kapı üzerinde iki ayrı kitabe bulunuyor. Bunlardan ortadaki, ca­miin asıl kitabesidir. Arapça olan ve beş satır halinde sülüsle yazılan kitabede ta­mir ve tecdide 908 yılı Cemaziyelevvel 1(2 Kasım 1502) de başlandığı ve 911 Recepbaşı (1505 Aralık) tamamlandığı belirtilmek­tedir. Bu kapıdaki diğer kitabede ise bir Hadis-i Şerif yazılıdır.
 

 

Bu cümle kapısındaki ahşap kapı büy­ük ölçüde harap olmakla birlikte 16. yüzyıl ağaç işçiliğinin bir örneğidir. Ayrıca üze­rindeki demir kuşakla diğer kısımlar da dönemin güzel eserlerindendir. Her iki ka­nadın üstünde 10X30 cm. boyutlarında iki ahşap oyma yazı bulunmaktadır. Camiin avlusunda, girişe göre soldaki ikinci kapı da biçim olarak cümle kapısının aynıdır. Kapı üzerinde yine bir kitabe bulunmakta­dır. Bu sülüs hattıyla üç satır halinde mer­mer üzerine yazılmış bir Hadis-i Şeriftir.
 

 

Camiin dördüncü kitabesi, kapalı olan sol kapı üzerinde yine sülüsle yazılmış bir Hadis-i Şeriftir.
 

 

Mihrap mermerden beş kenarlı sade bir eserdir. Üzerindeki tac ise süslüdür Minber de sade, fakat güzeldir. Kapı üstün­de pembe mermerden kenarları lâleli bir taca sahiptir. Altında sülüs hattıyla "La ilahe illallah" yazılıdır.
 

 

Müezzin mahfili sekiz kenarlı 10 adet zarif sütun üzerindedir. Tavanı çatılı ve korkuluğu sağırdır.

 

 
Yapıdan ayrı olan ve camiin sağında bulunan minare sekiz kenarlıdır. Köşele­rinde sütunçeleri vardır. Minarenin yıkılıp yeniden yapıldığı belli olmaktadır. Nite­kim Hadika, minareyi H. 1164/M.1750-51yı­lında Sadrazam Mustafa Paşa'nın yeniden yaptırdığını bildirmektedir 4. Bu mina­re 1937'de kaide kısmına kadar yıktırıldı. Uzun süre böyle durduktan sonra, 1955'de bugünkü şekliyle kesme taştan yapılmıştır 5.
 

 

Camiin bugün mevcut olmayan şadır­vanından 1938 yılında sadece mermer ha­vuzu durmaktaymış6. Yine Hadîka, bu şadırvanın Sadrazam Ahmet Paşa tarafın­dan yapıldığını söylemektedir 7.
 

 

Caminin kuzeyinde Hüseyin Ağa Tür­besi bulunmaktadır. Hadika, Hüseyin Ağa'nın öldürüldüğünü ve türbe duvarın­da: Sâat-ı vahidedir ömr-ü cihan Saati tâate sarf eyle hemânyazısının bulunduğunu söyler 8. Fakat bugün bu yazı yoktur.
 

 

Türbe sekiz köşeli, moloz taş ve tuğla­dan yapılmıştır. İçeride iki sanduka bulun­maktadır. Bunlardan Hüseyin Ağa'nın san­dukasına dayalı olan levhanın ifadesi ga­riptir:"Küçük Ayasofya camii/minaresi ba­nisi Keşikbaş/Hüseyin Efendinin kabridir. /Recep 1475." Yazı Sülüsle üç satırdır ve son devir üslubudur. Tarih herhalde milâdi olmalıdır. Hüseyin Ağa'nın Ölüm tarihi bi­linmemekle birlikte bu tarihte olmasına da imkân yoktur9. Diğer sanduka ise Şeyh Hoca Kâmil Efendi'nindir. Kitabede 1330/1912'de öldüğü bildirilmektedir. Avlu­nun   etrafını, önce zaviye olarak yapılan,sonra medreseye çevrilen odalar çevir­mektedir.  
 

 

1.  Hadika, c. 1, s. 188
2.  İ.A. Yüksel, Osm. Mim. II. Bayezid-Yavuz Selim Devri, c.V, s.259.
3.  Bâbü's-Saâde Ağası, Hüseyin AğaCamii
4.  Hadika c.I. s.188.
5.  İ.A. Yüksel, a.g.e., s.262-264.
6.  A.g.e., s.264.
7.  Hadika, c.I, s.188.
8.  Hadika, c.I, s.188.
9.İ.A.Yüksel a.g.e., s.266.
 

Kaynak: İstanbul Fatih Kaymakamlığı

Kaynak: Editör:
Haber Videosu

Web Tv'de Görüntüle

Bu videoyu yorumlamak ve paylaşmak için ayrıca tıklayın.

Yorumlar
Haber Yazılımı