Haber Detayı
30 Haziran 2020 - Salı 00:03 Bu haber 99 kez okundu
 
19. Yüzyılda Osmanlı Devletinin genel durumu neydi?
Bu dönemde bilindiği gibi, Osmanlı Devleti yükselme çağında o devir devletlerine göre hayli başarılı bir siyasal - askeri - iktisadi örgütlenmeye sahipti. Son derecede etkili bir savaş makinesi yerleşik bir tarımsal yapının ve büyük kentlerin gerekleriyle uyumlaştırılmıştı.
TARİH Haberi
19. Yüzyılda Osmanlı Devletinin genel durumu neydi?

O çağın ilkel ulaşım araçlarına rağmen, çok geniş bir alana yayılmış olan imparatorluk, sıkı bir merkeziyetçilikle yönetilebiliyordu. Etkili bir savaş makinesi olmasına rağmen, Osmanlı Devleti, topraklarından ve denizlerinden geçen uluslararası ticaretin ihtiyaçlarını da karşılıyordu.

 

Bu sistem, keşiflerin doğurduğu sonuçların karşısında yozlaşmağa başladı. Yeni dünyadan akıp gelen altın ve gümüş geniş ölçüde parasal olmayan bir iktisadiyatın varlığına göre ayarlanmış olan tımar sistemini gereksiz kılıyordu. Oysa tımar sistemi, Osmanlı siyasal - askeri - iktisadi uyumunun can eviydi.

 

Para iktisadiyatının yaygınlaşması iltizam sistemini de yaygınlaşırdı. Bunun yarattığı huzursuzluğa büyük bir nüfus çoğalmasının ve uluslararası ticaret yollarının okyanuslara kaymasının etkilerini de eklersek, Anadolu'yu silkip sarsan, köy hayatını şirazesinden çıkaran Celâli isyanlarının nedenlerini buluruz.

 

16. yüzyılın ikinci yarısını ve 17. yüzyılın başını kaplayan bu isyanlar ve köylerin çil yavrusu gibi ücra köşelere dağıldıkları «Büyük Kaçgunluk»tan sonra, ortalık az çok duruldu ve yozlaşma devam etmekle birlikte, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın sonuna dek az çok kendi başına buyruk ve kendi dinamiği ile sürüklendi.

 

Fakat artık bu dönemde Osmanlıları pes ettirecek gelişmeler başlıyordu Avrupa'da. Sanayi devrimiyle birlikte burjuvazi siyasal iktidara el atmaktaydı. Merkezî bir feodalite olmaktan çıkıp, merkeziyetsiz bir feodaliteye doğru gerilemiş bulunan Osmanlı Devleti, III. Selim ve II. Mahmut döneminde yaptığı bazı ciddi silkinme çabalarına rağmen, Avrupanın yeni dinamik gücü karşısında tutunamadı.

 

Daha başarılı atılımlar yapan Mehmet Ali Paşa Mısırının karşısında ülkesini koruyabilmek için bağımlılaşmanın kabulü demek olan Osmanlı - İngiliz ticaret sözleşmesini yaptı (1838). Bunun açtığı yeni kapılarla Avrupa sanayinin üretim üstünlükleri birleşince, Osmanlı lonca sanayi çöktü. Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanları (1856) Osmanlı Devletinin ortak sömürge haline gelmesinin duraklarından ibaretti. 1854 de dış borçlar, Devletin burnuna Avrupa mali çevrelerince takılan bir hızma oldu. Silâh almaya ve Avrupa usulü saraylar yapıp içinde Avrupavari lüks tüketim yapmağa harcanan bu paralar, Devleti mukadder iflasa götürdü (1875 tenzil-i faiz kararı).

 

Mısır da bu sırada aynı duruma düşmüş bulunuyordu. İngiltere ve Fransa ile Kırım Savaşında (1853) başlamış olan balayı artık kesinlikle son bulmuştu. Avrupa seyirci kalırken, Rusya bir kez daha Osmanlı ülkesini istila etti. Avrupa'ya ilerici, yani şirin görünebilmek için verilebilecek en son taviz olan meşrutiyet de (1876) para etmedi.

 

Fransız ve İngiliz alacaklıların geliri eski düzeyini bulmadıkça Osmanlılar şirin görün em ezlerdi. 1881'de Muharrem Kararnamesiyle, Osmanlı borçlarının alacaklılarını temsil eden Düyunu Umumiye İdaresi kuruldu. İdare, devletin bir takım gelirlerine alacaklılar adına el koyacak ve borçları ödeyecekti. İdare, sanki Maliye Nezaretine rakip bir örgüt haline geldi. 191 1'de idarenin 8931 memuru varken, nezaretin memurları 5472 idi.

 

Bu sırada idare, devlet gelirlerinin 27 sini topluyordu. Düyunu Umumiye İdaresinin kurulmasına rağmen, Osmanlı Devleti Abdülhamit döneminde 1875 öncesinde Batı Avrupa'da sahip olduğu sempatiyi bir daha hiç elde edemeyecekti. Bir kez bu ülkelerde Bulgar isyanının ne denli kanlı biçimde bastırıldığı konusunda ÇOK yoğun bir propaganda yapılmıştı. Sonra meşrutiyet düzeninin tatil edilmesi, İngilizci Mithat Paşaya yapılan muameleler vardı.

 

Üçüncüsü, Ermeni isyanları büyük sempati, bunların bastırılması Avrupa kamuoyunda aynı oranda anti-pati toplayacaktı. Son olarak, biraz da Ermeni sorunundaki Alman tarafsızlığı dolayısıyla Almanya ile Osmanlı hükümeti arasında gelişen yakınlık, Bağdat demiryolu siyaseti ve Almanya'nın Abdülhamit'i islamcı bir siyasete teşvik etmesi gibi unsurların eklenmesiyle özellikle Müslüman sömürgeleri bulunan devletlerce büyük kuşkuyla karşılanacaktı.

 

Bütün bu olumsuz tablonun içinde iyimserliğe elverişli olan, ya da öyle gibi görünen bazı unsurlar yok değildi. Örneğin, Napolyon Savaşlarından sonra İngiltere'nin kesin dünya hegemonyası 1871'de Alman birliğinin gerçekleşmesi ve ABD'nin gelişmesi karşısında gitgide gölgeleniyordu.

 

Özellikle Almanya'nın İngiltere'nin karşısına dikilebilecek bir duruma gelmesi, Osmanlı Devletine -bu rekabetin sağlayabileceği fırsatlar çok dikkatle kullanılmak şartıyla- nefes alma imkânları sağlayabilirdi. Daha da önemlisi, Osmanlı ülkesinin sürekli erimesi, nihayet yöneticileri eskisine göre bir kalkınma atılımını andıran bir çabaya getirebilmişti. Bu çaba, Avrupa'nın ortak bir sömürgesi olan Osmanlı Devletinin kuramsal bağımsızlığının gerçeklik kazanabildiği, Babıâlinin serbestçe davranabildiği belki de tek alanda; yani eğitimde gerçekleşecekti.

 

Gerçekten de, Lâle Devrinden beri kurula gelen yüksek eğitim kurumları, yaygın -bir ilk ve orta öğretim sistemine dayanmadığı için, beklenen etki ve yaranan sağlamıyordu. II. Mahmut, birçok yüksek okul kurmasına rağmen, rüştiye sistemini başlatırken, kura kura iki tanecik rüştiye kurabilmişti (1838). 1850'-ye gelindiğinde, ancak 870 öğrencisi olan 6 rüştiye bulunuyordu. Oysa özellikle Abdülhamit döneminde rüştiyeler, imparatorluğun her yanında açıldığı gibi, 1875'ten itibaren askerî rüştiye ve idadi sisteminin de başlatıldığını, ya da yaygınlaştırıldığını görüyoruz. 1908'de 31 tane öğretmen okulu vardı.

 

Ayrıca birçok yeni yüksek okullar. Darülfünun (yani Üniversite, 1900) açılmış, mevcut yüksek okullar geliştirilmişti. Abdülhamit gerek emperyalist ülkelerin baskısı, gerekse ülkedeki Müslüman olmayanların ileri eğitim sistemleri karşısında tutunabilmek için bu yola başvurmak zorundaydı. Yoksa, çağdaş bir eğitimi yaygınlaştırmakla İktidarı için tehlikeli bir yol tutmuş olduğunun pekala farkındaydı. Üçüncü olarak, imparatorluğun pek ilkel olan ulaştırma sistemi bu dönemde yine eski hızıyla gelişmeye devam etmişse de özellikle Anadolu'yu ve Arap illerini yararlandırdığı içler yine de önemle belirtmek gerekir. Karayolunun genellikle hemen hemen yok denecek derecede az ya da işe yaramaz olduğu engebeli bir ülkede, demiryollarının yapılması, birçok bölgeleri ilk kez ticari bir anlamda birbirlerine ya da bir merkeze bağlıyordu. 1860'da ilk açılan hat Romanya'daydı. 1875'de bütünlenmiş demiryolu hatlarının uzunluğu 1543 km. iken, 1908'de bu sayı 5137 km. idi.

 

Bu sayıya dahil olan 1564 kilometrelik Hicaz demiryolunun bizzat devlet tarafından yapılmış ve işletilmiş olması zikre değer (Eldem, 164). Fakat 1913 yılında toplam Osmanlı demiryolu uzunluğunun küçük Belçikanınkinden az olmasını da belirtmek gerekir. Ayrıca, Abdülhamit tahta geldiğinde Osmanlı ülkesindeki hemen bütün merkezler birbirlerine telgrafla bağlanmış bulunuyordu.

 

Tabi hemen belirtmek gerekir ki, Osmanlı Devletine yapılan yabancı yatırımlar, kazanç elde etmek amacından başka, ülkeyi daha iyi sömürebilmek, bir de mukadder sayılan 'hasta adamın' ölümünde mirasta pay sahibi olabilmek için toprağa çakılmış birer mülkiyet kazığı olmak hedefini de güdüyorlardı.

 

Fakat Osmanlı yöneticilerinin ve bu yöneticiler arasından çıkan aydınların, Osmanlı ülkesinin emperyalist ülkelerin ortak bir sömürgesi durumunda olması, lonca sanayinin nerdeyse yok olurcasına çökmesi karşısında çok büyük ve sürekli bir üzüntü çektikleri söylenemez.

 

Belki de bu durumu kaçınılmaz bir alınyazısı olarak görüyorlardı. Ancak Âli Paşa, Kırım savaşındaki savaş arkadaşlığının iyimserliğiyle ve belki de pek iktisadî güdülerle olmayarak, Paris Kongresinde (1856) kapitülasyonların kaldırılmasını önerecek olmuş, fakat bu öneri derhal hasıraltı edilmişti.

 

Buna karşılık, feodal bir yönetici sınıfa mensup olan Osmanlı aydını, Müslüman olmayanların ezici çoğunlukta oldukları yerlerin bile devletten kopması karşısında büyük üzüntüye kapılmış ve sürekli olarak bu duruma çare aramıştır. Zira feodal kafa İçin asıl değer topraktır ve o, her şeyden önce tarımı ve köylüyü sömürmesini bilir. Toprak kaybı, sömürü alanının daralması ve ikinci olarak da yöneticilerin İş alanlarının azalması demekti.

 

Kaynak:100 SORUDA JÖN TÜRKLER ve İTTİHAT ve TERAKKİ / SİNA AKŞİN

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı