Askeri güce sahip olmak çoğu ülkenin güvenliği açısından temel bir unsur olarak kabul edilse de bazı devletler, kaynaklarını kalkınma, eğitim ve sağlık gibi alanlara yönlendirmeyi tercih ederek sürekli ve düzenli bir ordu bulundurmaktan vazgeçti.
Ulusal güvenlik, teknoloji ve siyasi kültür konularında uzmanlaşmış yazar ve hukukçu Harrison Kass, ABD merkezli The National Interest dergisinde yayımlanan analizinde, bazı ülkelerin kendi istekleriyle ordularını lağvettiğini belirtti. Kass’a göre bu ülkeler güvenlik desteği için başka devletlere bel bağlarken, askeri harcamalardan sağladıkları tasarrufu barışı ve toplumsal kalkınmayı amaçlayan faaliyetlere yönlendiriyor.
Kass, yeryüzündeki büyük-küçük, zengin-yoksul hemen her ülkenin sürekli bir orduya yatırım yaptığını vurguluyor. Bunun nedeninin anlaşılmasının kolay olduğunu belirten Kass, dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu; insanlık tarihinin kabilelerden küçük beyliklere, oradan da modern ulus devletlere uzanan ve neredeyse aralıksız savaşlarla şekillenen bir geçmişe sahip bulunduğunu ifade ediyor.
Diplomasi ve siyasetin yararlı araçlar olmasına rağmen bir devletin özgürlüğünü nihai olarak güvence altına alabilmesinin, muhtemel saldırganlara karşı güç kullanma tehdidine bağlı olduğu görüşünü dile getiriyor. Bu nedenle ordudan tamamen vazgeçmenin, komşu ülkelere ve içinde bulunulan jeopolitik ortama duyulan son derece güçlü bir güvenin göstergesi olduğunu savunuyor.
Kass’a göre askeri güçten vazgeçmenin taşıdığı risklere rağmen dünya genelinde yaklaşık 20 ülke bu yolu seçti. Bu durum söz konusu ülkeleri büyük ölçüde uluslararası anlaşmalara ve güvenlik ortaklıklarına bağımlı hale getiriyor.
Bu devletlerin çoğunu Karayipler veya Pasifik Okyanusu’nda bulunan ve kendilerinden daha büyük komşu ülkelerden açık bir tehdit görmeyen küçük ada ülkeleri oluşturuyor. Ancak aralarında yüzölçümü, nüfus veya jeopolitik önem bakımından daha büyük bazı devletler de bulunuyor.
Ordusu olmayan ülkeler arasında nüfus bakımından öne çıkan en büyük beş devlet, büyükten küçüğe doğru Kosta Rika, Panama, Mauritius, Solomon Adaları ve İzlanda olarak sıralanıyor.
Yüzölçümü: 103 bin 125 kilometrekare
İzlanda, 1869 yılından bu yana sürekli bir orduya sahip değil. Küçük kutup ülkesi, güvenliğini büyük ölçüde coğrafi konumuna dayandırıyor. Avrupa ana karasından uzakta bulunması sayesinde, 20’nci yüzyılın ilk yarısında kıtayı sarsan çatışmaların dışında kalmayı büyük ölçüde başardı.
Tek bir askeri dahi bulunmayan İzlanda’nın NATO’nun kurucu üyelerinden biri olması ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak ülke, uzak coğrafi konumuna rağmen büyük bir stratejik öneme sahip.
İzlanda; Grönland, İzlanda ve Birleşik Krallık arasındaki “GIUK Geçidi” olarak bilinen kritik bölgenin tam üzerinde yer alıyor. Rusya’nın Kuzey Filosu’na bağlı denizaltıların Atlantik Okyanusu’na ulaşabilmek için geçmesi gereken bu bölge, stratejik bir darboğaz niteliği taşıyor.
İzlanda’nın güvenliği, 1951 yılında ABD ile imzalanan ikili savunma anlaşması kapsamında sağlanıyor.
4- Solomon Adaları
Yüzölçümü: 28 bin 896 kilometrekare
Solomon Adaları, Pasifik Okyanusu’nun güneybatısında, Papua Yeni Gine’nin doğusunda ve Avustralya’nın kuzeydoğusunda bulunuyor. Bölge, İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle güneydeki Guadalcanal Adası çevresinde savaşın en şiddetli çatışmalarından bazılarına sahne oldu.
1978’de bağımsızlığını kazanana kadar Britanya yönetiminde kalan ve günümüzde İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olan ada ülkesi, hiçbir zaman kendisine ait bir ordu kurmadı. Ülke, güvenliğinin sağlanması konusunda ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya’ya güveniyor.
Solomon Adaları, son birkaç yıl içinde ABD ile Çin arasındaki jeopolitik gerilimin önemli noktalarından biri haline geldi. Hatta ülke, dünya üzerindeki en önemli stratejik rekabet alanlarından biri olarak öne çıktı.
Kendisine ait bir ordusu bulunmayan Solomon Adaları, Pekin yönetimiyle Çin savaş gemilerinin ülkenin limanlarını ziyaret etmesine imkân tanıyan bir güvenlik anlaşması imzaladı.
Bu anlaşma, Avustralya’nın bölgede sahip olduğu düşünülen güvenlik tekelini zayıflatırken ABD’nin de sert tepkisiyle karşılaştı.
2026 yılının başlarında yaşanan siyasi krizin ardından Çin yanlısı başbakan istifa etti. Yerine gelen başbakan, Çin ile yapılan güvenlik anlaşmasının yeniden inceleneceğini açıkladı. Bu gelişme, dünyanın farklı bölgelerinde oldukça çalkantılı bir yıl geçiren Washington açısından bir umut ışığı olarak değerlendirildi.
Yüzölçümü: 2 bin 40 kilometrekare
Nüfus: 1,3 milyon
Madagaskar’ın yaklaşık 1300 kilometre doğusunda bulunan Afrika ada ülkesi Mauritius, 1968’de Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanmasının ardından ordu kurmamayı tercih etti.
Bu kararın temelinde ekonomik nedenler bulunuyordu. Hala kalkınma sürecinde olan küçük bir ada ülkesi konumundaki Mauritius, kaynaklarını tanklara ve silahlara harcamak yerine imalat, turizm ve finansal hizmetler gibi alanlara yatırmayı seçti.
Küçük yüzölçümüne rağmen Mauritius, Hint Okyanusu’nun güneybatısındaki stratejik bir güzergâh üzerinde bulunuyor. Ülke, ulusal güvenliğini savunma ve gözetleme alanlarında Hindistan’la sürdürdüğü yakın ortaklık aracılığıyla sağlıyor.
Mauritius, son dönemde uzun süredir tartışmalı bir Britanya toprağı olan Chagos Adaları’nı devralma ihtimaliyle de gündeme geldi. Londra yönetimi, 2025’in başlarında adaları Mauritius’a devredeceğinin sinyalini vermişti.
Ancak 2025 ve 2026 yıllarında İran’a yönelik saldırılar düzenlemek için Diego Garcia’daki üssünü kullanan ABD’nin baskısı üzerine Birleşik Krallık bu tutumundan geri adım attı. Mauritius ise adalar üzerindeki hak iddiasından vazgeçmedi.
Yüzölçümü: 74 bin 177 kilometrekare
Nüfus: 4,5 milyon
Panama, stratejik açıdan dünyanın en önemli ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor. Pasifik Okyanusu ile Karayip Denizi’ni ve dolayısıyla Atlantik Okyanusu’nu birbirinden ayıran Panama Kıstağı, en dar noktasında yalnızca yaklaşık 37 mil, yani 60 kilometre genişliğinde.
Bu elverişli coğrafi konum, ABD’yi 20’nci yüzyılın başlarında Panama Kanalı’nı inşa etmeye yöneltti.
Panama, kanalın korunması konusunda uzun yıllar ABD’ye güvendi. Ülke bugün ise kanalın askerî tarafsızlığını güvence altına alan 1977 tarihli Tarafsızlık Anlaşması’na dayanıyor. Söz konusu anlaşma aynı zamanda kanalın dışarıdan bir tehditle karşılaşması hâlinde ABD’ye askerî müdahalede bulunma konusunda hukuki hak tanıyor.
ABD, Panama Kanalı bölgesinde askerî bir üs bulundurmasına rağmen Panama da tarihinin büyük bölümünde kendi ordusuna sahipti.
Latin Amerika’daki birçok orduda olduğu gibi Panama ordusunun komutanları da siyasi hedeflere sahipti. Ülke, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında görünürde görev yapan sivil devlet başkanlarının arkasındaki bir dizi askerî lider tarafından yönetildi.
Panama’nın son askeri yöneticisi Manuel Noriega’nın uyuşturucu ticaretine karışması, ABD ile ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Süreç, ABD’nin 1989 yılında Panama’yı işgal etmesiyle sonuçlandı.
ABD’nin Noriega’yı iktidardan uzaklaştırmasının ardından Panama’da demokratik bir yönetimin kurulmasına yardımcı olundu. Yeni hükümet, yolsuzluklarla ilişkilendirilen askerî teşkilatı dağıttı. Panama Ulusal Meclisi, 1994 yılında sürekli bir ordunun bulunmasını yasaklayan anayasa değişikliğini kabul etti.
Yüzölçümü: 51 bin 180 kilometrekare
Nüfus: 5,2 milyon
Kosta Rika Devlet Başkanı José Figueres Ferrer, kısa ancak kanlı bir iç savaşın ardından 1948’de ülkenin ordusunu lağvetme kararı aldı. Bu karar, 1949 tarihli Kosta Rika Anayasası’na da eklendi.
Figueres, orduyu finanse etmek yerine savunma bütçesinin tamamını genel sağlık hizmetleri, kamusal eğitim ve çevrenin korunması için kullanmaya karar verdi.
Stratejik açıdan bu karar Kosta Rika’yı uluslararası anlaşmalara güvenmek zorunda bıraktı. Bunların başında, Rio Antlaşması olarak da bilinen 1947 tarihli Amerikalar Arası Karşılıklı Yardım Antlaşması geliyor.
Antlaşma, Kosta Rika’ya yönelik herhangi bir saldırıyı, ABD dâhil Amerika kıtasındaki bütün ülkelere yapılmış bir saldırı olarak değerlendiriyor.
Kosta Rika’nın komşuları Nikaragua ve Panama ile nispeten iyi ilişkilere sahip olması nedeniyle ülkenin herhangi bir yönden işgale uğraması son derece düşük bir ihtimal olarak görülüyor.